Allah Allah.

İçimde bir iyimserlik var ki, sormayın gitsin.

Neden ki?

Ben iyimserliğimin sebebini bulup çıkartmaya çalışırken, Kuto kulağıma fısıldakı, "Veysi Abe 21 Aralık'tan beri günler artık uzamaya başladı".

"Git işine Kuto, ben günlerin kısalığından şikayetçi değilim…"

"Biliyem, ama günlerin uzaması demek, kışın kısalması, baharın yaklaşması demek diye düşüniyem…"

Hay Allah razı olsun. Öyle. Bahara şunun şurasında üç ay kalmış. Şubat kısadır, onun önü Mart’tır. Mart biraz büyüyünce Newroz günü gelir. Kışın kasveti biter.

Polis duymasın diye sadece içimden şöyle geçirdim: Bu durumda hendeklerin gerisinde olan halkın dişini sadece üç ay sıkması yeter.

Ben tam böyle düşünürken, Abdülkadir Selvi’nin yazısı ekranda belirdi.

Şöyle yazmış: 

"Bu kışı operasyonlarla geçireceğimiz anlaşılıyor. Bir ay sürecek kritik bir döneme giriyoruz."

"Bir aycık ha" deyiverdim.

Meğer Selvi’nin yazısını hendeklerin ve barikatların ardındaki halk benden önce okumuş. "Güvenilir bir kaynağımın" bildirdiğine göre, yazı megafonla herkese duyurulmuş ve duyurulur duyulmaz da barikatlardan ve hendeklerden muazzam bir tezahürat başlamış. "Bin yıl süreceği" söylenen ablukanın topu topu "bir ay" süreceği duyulunca, ahali "Bijî Kek Selvi" diye tempo tutmuş, kadınlar zılgıtlarla Selvi’yi yanıtlamış, çocuklar teneke çalmış, bir iki "kendini bilmez" bu "barışçı" gösteriye "bir şarjör" yakarak karşılık vermiş.

Bana mülakat veren bir Cizreli, "biz hazırlıklarımızı bu ablukanın 21 Mart'a kadar süreceğini düşünerek yapmıştık, örneğin Kuto’nun annesi üç ay yetecek kadar tandır ekmeğini zulalamış, Qırıx ise üç ay yetecek kadar cigara ile söylemesi ayıp ama şarabı evin sığınak kısmanda depolamış. Kuto’nun kız kardeşi Ayşo’nun şarap fıçısını ‘sarhoşlar devrim yapamaz’ diyerek boşalttığından ise Qırıx’ın haberi yokmuş. Kek Selvi’nin yazısını okuyunca millet bunca hazırlığa vah etti…"

Bu mülakatın bana Pulitzer gazetecilik ödülü kazandıracağından şüphem yok.

Selvi’nin yazısını okumaya devam edelim:  

"Edindiğim izlenim, PKK ciddi bir ölçüde geriletildikten (yani yok edemeyiz demek istiyor. V.S.) sonra yeniden sivil gündeme dönüleceği yönünde. Cizre'den top sesleri, Sur'dan şehit haberleri gelirken çözümün Ç'sini söylemek dahi cesaret istiyor. Ancak Ortadoğu etnik ve mezhep savaşlarının kucağına yuvarlanmışken, biz bu savaşı daha ne kadar sürdürebiliriz. Süratle bu yangını söndürüp, reform gündemine dönmeliyiz."

Gördünüz işte, "iyimserliğim" meğer boşuna değilmiş. "Durmak yok, okumaya devam": 

"Bizim Kürtlerimiz merhametlidir. Ancak Sur'un sokaklarında, Cizre'nin mahallelerinde, Silopi'nin caddelerinde tankları ne kadar tutabiliriz. Top namlulusu üzerine çevrilmiş olan Kürtler nereye kadar bunu anlayışla karşılayabilir. Sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar uzadıkça, başka sorunlara yola açabilir. 90'lı yıllar bu toplumun hafızasında hala tazeliğini koruyor."

Rabbim içime bu "iyimserliği" meğer boşuna yerleştirmemiş. Devam: 

"Operasyonlarla kısmı normalleşme sağlandıktan sonra (yani tam zafer mümkün değil. V.S.) siyaset ve sivil toplum güçlü bir şekilde devreye girmeli. Ölüm oruçları başta olmak üzere bu tür sıkışık anlarda Öcalan devreye girerdi. Bu kez de Öcalan devreye girecek mi, girse etkili olacak mı sorusu gündeme geldi."

Vay canına. Demek "gündeme" geldi. Hani hiç gelmeyecekti. İyimserliğim hiç de boşuna değilmiş.

Bu kadar "iyimserken" son cümleler keyfimi kaçırdı. Şöyle:

"PKK, şehir savaşlarında ağır bir yenilgi yaşadıktan sonra, siyasi irade güçlü bir şekilde devreye girecek. İşte tam bu aşamada Öcalan'ın da devreye girmesi bekleniyor."

Ben "beş aydır yenilmeyenler bir ayda nasıl yenilir? Onlar yenilmezse Apo nasıl devreye girer?" diye kara kara düşünürken, telefonum çaldı.

"Sen merak etme, dedi gülmesini zorla tuttuğu belli olan bir ses, biz yenilmiş gibi yaparız".

Buyurun işte; siz benim yerimde olsanız, bu son "izahtan" sonra "iyimserliğinizi tavan yaptırmaz mısınız?"