Der Zor’u ilk kez, 24 Nisan 2000’de diğer Ermenilerle birlikte soykırımı anarken ziyaret ettim. Törenler bitmeye yüz tuttuğunda çöle ilk hac ziyaretimi yapmıştım. Elimde kroki olarak sadece 1994’de Halep’ten satın aldığım Robert Jebejian’ın kitabı vardı. Halepli bir doktor olan yazar, fotoğrafçı Hagop Krikorian’ın yardımıyla tehcir ve kitlesel kıyım alanlarını belgelemişti. Onun yeni baskıları olmayan Routes and Centers of Annihilation of Armenian Deportees kitabı, Hasakeh yolunda Der Zor’un 88 kilometre kuzeyinde toplu bir mezar üzerinde kurulan Mergada kilisesine atıf yapıyordu. Kitapta gördüğüm ve sağ kalanların anılarında okuduğum çöldeki bu alanlara nasıl ulaşabileceğime dair o sırada hiçbir fikrim yoktu. Yerel halkın beni doğru yere götüreceğinden adım gibi emindim; çünkü oraya geldiğimden beri Der Zor halkı Ermeni nineleri (yerel lehçede hababah diyorlar) hakkında bir şeyler anlatıp durmuşlardı. Hasakeh’e giden bir otobüse atladım. Otobüste askerden yeni terhis olup evine dönen Suriyeli bir delikanlıyla sohbet ettim. Delikanlı bana mağaraları görmek için gitmem gereken yerin memleketi olan Şaddadeh olduğunu söyledi. Orada Ermenilerle ilgili çok şey bilen “şeyh” dedikleri birinin bana yardım edebileceğini söyledi.
Ana yoldan saparak kasabanın bir ucuna varmak için yaklaşık beş kilometre yürüdük. Yeni terhis olan delikanlının beni çölde rehberlik edecek adamın yanına götürmek için, bütün akrabalarının askerden dönen adamı bekledikleri kendi evinin yanından geçip gittiğini de eklemeliyim. Nisan’da bile güneş altında beş kilometrelik yürüyüş çok yorucuydu. Yervant Odian, Accursed Years: My Exile and Return from Der Zor, 1914–1919 adlı kitabında, Şaddadeh’ten çok uzak olmayan tehcir yerini anlatırken, kafilesindeki birinin susuzluğunu gidermek için taşları nasıl yalaması gerektiğini öğrettiğini de yazar. Yanımda taşıdığım su şişesinden kana kana su içerken, Nisan’da susuzluğun neye benzediğini hayal etmeye çalıştım. Nisan’da çölde kalmak, sadece bu kadar uzağa yayan gelebilen kurbanların, insanüstü bir fiziğe sahip olduklarını gösterir. Çünkü güneş insanı kavururken bedenin tek isteği bir an önce güneşten kaçabilmek oluyor.
Şaddadeh’i kesen uzun caddenin sonuna yaklaşırken, gerçek adı Saad Hammad el-Esad olan ilginç, mavi gözlü şeyh, kasabanın ucundaki evinin kapısının önünde beni karşıladı. Bana sorduğu ilk soru “Antepli misin?” oldu. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım; çünkü başında geleneksel beyaz kefiye olduğundan bu adam kesinlikle Ermeni olamazdı. Yoksa Ermeni miydi? Antepli olduğumu nereden bildiğini sordum. Kendisini görmeye gelen pek çok kişinin Antep’ten selam getirdiği cevabını verdi. Soykırım sırasında yolları kasabaya düşen insanların çoğunun oradan tehcir edildiklerini söyleyerek, sanki bir patikayı göstermek istermiş gibi evin arkasını işaret etti. Sonra bana kendi anneannesinin de Antepli olduğunu ve Şaddadeh’e gelmesi sayesinde tehcirden kurtulduğunu söyledi. O öğlen yakıcı güneş ışığında beni içeri davet edişini hiç unutamam.
Evde, Saad oturma odasında şiltenin üzerinde oturmuş, şık yeşil minderlere sırtını ve kollarını dayamıştı. Anneannesi Hanıme, tehcir edilen bir Antep Ermenisi’ymiş. Onun soyadını bilmiyormuş, ama babasının memlekette muhtar olduğu söylenmiş. O ve diğer küçük kızlar jandarmalar tarafından Şaddadeh köyünde, şimdi aynı isimdeki bir kasabanın inşa edildiği Tel Şaddadeh tepesine götürülmüşler. Jandarmalar nahiye müdürüne kendileri geri gelinceye kadar bu kızları tutmalarını söylemişler. Bu müdür Cabur aşiretinden soylu bir aileden gelen Saad’ın büyük amcası Khatab ‘Abdallah al-Fadhl’mış. Aslında, bu görev daha önce bana bunları anlatan kişinin dedesi olan Khatab’ın kardeşi Ali’ninmiş. Dedenin anlattıklarına bakılırsa, jandarmalar ayrıldığında bu kızların Şaddadeh dışındaki ölüm tarlalarına götürülüp öldürüleceğini bilen Khatab, ailesine ve komşularına kızları bekleyen korkunç akıbeti anlatmış. Bu kızlar hemen gizlenmeleri için köyün evlerine dağıtılmışlar. Ben kızların gerçekte kurtarıldıkları Tel Şaddadeh denilen tepeyi ancak çok sonraları, 2008’de ziyaret ettim. Saad’ın erkek akrabaları Ermeni kızları burada kurtarmış; onlardan biri olan Ali ise daha sonra Hanıme’yle evlenmişti.
Saad, bu olayın net tarihini vermemekle birlikte, ailesinin hikâyesi Antep’ten Şaddadeh yakınlarındaki çöle tehcir edilen Dikran Berberian’ın Le Massacre de Deir-Zor kitabında anlattıklarına uyuyor. “Habur’un kıyılarından, bazılarının organları kesilmiş, birbirine kollarından bağlı yüz cesedin suda sürüklendiğini gördük. Bu cesetler Şaddadeh katliamının kurbanlarının son izleriydi.” Bu yüzden, Berberian bu sakin yere “Şaddadeh mezbahası [aynen]” demişti. Saad’ın anneannesinin çölde kurtuluşuyla ilgili anlattıklarıyla Berberian’ınkiler örtüşüyor. Çünkü o da tepede kurtulan kızların ne kadar küçük olduğundan söz etmişti. Berberian “on yaşından küçük kızların Habur’a atıldığını” yazar. Dedesi, Saad’a kızların Tel Şaddadeh’ten çöldeki mağaralara götürülmek üzere yola çıkarıldıklarını anlatmış. Daha sonra cesetlerin bir mağara yakınlarındaki bir hendekte bulunmaları onun anlattıklarını doğruluyordu. Dedesi Ali onu çöle götürmüş, mağara ve hendeğin yerini belletmiş, böylece yaklaşık yüzyıl boyunca ailenin hikâyesi saklanmış.
Hayatta kalanların anlattıklarında bu kızların Der Zor çevresinde yaşayan Araplar tarafından evlerde saklandıklarına dair ayrıntılar yer alıyor. Aslında, Odian hayatta kalan Ermenilerin Arapların evlerine yaklaştıklarında, içerde kadınların birbirleriyle Ermenice konuştuklarını işittiklerini yazar. Kimi zaman kadınlar sokakta Ermenice konuşulduğunu işittiklerinde, pencerelerden birkaç kelime söylerlermiş. Saad’ın anneannesinin dedesiyle nasıl evlendiğine dair ayrıntıları bilmek kolay değil. Saad’a göre, anneannesi kurtarıldığı sırada çok küçük olduğundan, dedesiyle hemen evlenmiş olamaz. Sağ kurtulan bazı Ermenilerin anlattıklarına bakılırsa, bu kızlar ancak büyüdüklerinde ailelerin erkek üyeleriyle everilmişler. Bu Hanıme’nin büyüdükten sonra aşiret üyelerinden biriyle evlendirildiğini doğruluyor. Saad, anneannesinin Bedevi kadınlarda adet olduğu gibi yüzüne dövme yaptırarak yerel halkın içine karıştığını, ama gene de Türk görevliler tarafından yakalanmaktan korktuğunu da anlattı. Sohbetlerimiz sırasında, Hanıme’nin kuma olup olmadığını bir türlü öğrenemedim. Saad, eşinin önünde “Antepli erkeklerin tekeşli olduklarını” söyledi. Hali vakti yerinde olduğu halde o da tekeşliymiş! Ama 2008’de onun Ermeni anneannesinin hayattaki kızı Zahaya’yı ziyaret ettiğimde babasının çok eşli olduğunu öğrendim.
Zahaya’yı size nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. İleri yaşı ve hastalığına rağmen, oğlu ne kadar yakışıklıysa o da o kadar güzel. Yürüyemiyor, ama dizinde battaniyesiyle bir döşekte oturuyor. Güzel mavi gözleri, ak saçları ve bembeyaz yüzüyle tezat oluştururcasına parlıyor. Oysa birçok çocuğu ve torununun yüzleri yakıcı güneş altında esmerleşmiş. Onunla karşılaşınca bir duygu seli yaşadım adeta; ama o benim bu halime çok şaşırdı. Foto muhabiri Kathryn Cook’la birlikte Halep’ten Şaddadeh’e kadar koca bir çöl yolculuğunu henüz bitirmiştim. Tel Şaddadeh yakınlarındaki köy, bu gezinin gerçek bir zirvesiydi. Birkaç kilometre ötede son katliamın gerçekleştirildiği mağaranın olduğunu bilmek yürek paralayıcıydı. Kızının “Neden gelmişler? Bunların ne önemi var?” sözleri beni duygu dünyamdan çekip çıkardı. Saad’ın aile hikâyesini sürdürme çabasına karşın, bunun ailenin diğer üyeleri için o kadar anlam taşımadığını fark ettim.
Zahaya’ya annesini ve annesini kurtaranların oturduğu evden net olarak görülebilen tepede onun nasıl kurtarıldığını sordum. Annesinin çölde nasıl kurtulduğundan hiç söz etmediğini vurgulayarak, bana pek bir şey söyleyemedi. Dövmelerini sorduğumda dili açıldı. Dövmeler çenesinin çevresinde bir haçı andırıyormuş. Başka dövmeler olup olmadığını sordum; Zahaya entarisini kaldırıp her iki bacağındaki haç şeklindeki dövmeleri gösterdi. “Annem yaptı bunları” dedi. Annesi hakkında fazla bilgi alamasam da dövmelerden Zahaya’nın travmatik olaylar nedeniyle başka bir çevrede gizlice yaşamak zorunda kalan bir Ermeni Hıristiyan annesi olduğu açıkça anlaşılıyordu.
Tel Şaddadeh öykülerini anlatmaya devam ediyor. Kurumaya yüz tutmuş Habur Nehri’nin yatağı bunun hemen yanında. Odian, çölde ölüm kalım savaşında bu nehrin suyuyla susuzluğunu gidermişti. Şimdi geriye sadece birkaç su birikintisi kalmış; bunlar da eski nehir yatağının diğer tarafında kalıyor. Araziyi sulamak için, komşusu su birikintilerinden gürültülü su motoruyla su çekerken, el-Asad aşiretinin üyeleri çaresiz durumdalar. Susuzluktan topraklarını ekip biçemiyorlar.
Şaddadeh’e 2007’deki son gezilerimden birinde, çöldeki mağaraları tekrar ziyaret ettik. Saad bu sefer mağarayı zor buldu. Bunun bir nedeni şeker hastalığı. O da Ghazaleh de Ermeni anneannelerden geldiğini düşündükleri şeker hastalığıyla mücadele ediyor. Saad’ın gözleri iyice bozulduğundan, bu gezide mağarayı bulamadık. Yıllar boyu çok sayıda Ermeni hacıyı çöldeki mağaraya getiren bu adamın şimdi yarı kör haliyle burayı bulamaması kaderin bir cilvesi. Koruma altına alınmamış, muhafaza edilmemiş ve anılardan başka kaydı olmayan tarihsel bir mekâna yapılan hüzünlü turistik gezilerin rehberiydi oysa. Ben bizim buraya yapacağımız son gezi olduğunu anladım, çünkü Ghazaleh’ın sağlığı gitgide bozuluyordu (şeker yüzünden bacağındaki bir çiziğin iyileşmesi bile aylar alabiliyordu). Onun artık çölde eskisi gibi rehberlik edemeyeceği ortaya çıkmıştı. Bize bu sefer yakınlardaki bir karakolda görevli bir asker yolu tarif etti. Ayrıca burasının askeri yasak bölge olduğunu, bir de petrol arandığını da söyledi. Burasının yerel halkın anılarında güçlü bir yere sahip olması nedeniyle Çöl Arapları tarafından hiç unutulmayacağını düşündüm. Anneanneleri ve onları kurtaranların hikâyelerini bu insanlar yaşatacak.