Rakka operasyonu 5 Kasım günü akşam saatlerinde nihayet başladı. Nihayet, çünkü neredeyse bir yılı aşkın bir süredir Rakka operasyonuyla yatıp kalkıyoruz. Başlaması bu denli zaman alan hamlenin ne zaman sonuçlanacağını varın siz düşünün.
Rakka hamlesi ilkin (somut planlama anlamında) 6 Mayıs 2015’te startı verilen Fermandar Rubar Qamişlo hamlesi ardından tartışılmaya başlanmıştı. DAİŞ’in stratejik askeri üssü Kezwan Dağı, Alya üçgeni, Mebruka kasabası, Silûk ve Girê Spî’nin alınması, ardı sıra Eyn Îsa bölgesinin özgürleştirilmesi Rakka operasyonu fikrinin “olabilir”liğini ispatlayan gelişmelerdi. Eyn Îsa’nın alınmasıyla Cizîr ve Kobanê kantonlarını bir buçuk ay içinde birleştiren YPG/YPJ savaşçılarının Rakka’ya mesafesini 45 Km’ye indirmişti. DAİŞ’in Kobanê ve Girê Spî’de yaşadığı şoklar, Rakka’ya bir operasyon için hazırlıksız bulunması önemli avantajlardı. Bu avantajları kullanmak ve DAİŞ’i beklemediği bir zamanda vurmak oldukça cazip geliyordu.
O süreçten bu yana onlarca operasyon planının tartışıldığına bizzat tanığım. Bir fikir teatisi nezdinde faydalı olmuş olsa da pratikleşmesi önünde ciddi engeller vardı. Engellerin askeri boyutu giderilebilir engellerdi. Fakat daha da önemlisi siyaset alanındaki engellerdi.
Her şeyden önce Rakka operasyonunun tartışmaya girdiği süreçlerde yoğun bir kara propaganda söz konusuydu. Erdoğan diktası ve aynı zihniyeti taşıyan bazı Arap devletlerinin “Girê Spî’de demografyayla oynanıyor” ana fikri etrafında sürdürülen bu kara propaganda temkinli olmayı gerektiriyordu. Yine uluslararası alanda yürüttüğü diplomasi faaliyetleriyle Erdoğan diktası ısrarla YPG ile PKK’yi aynı kefeye koymaya çalışıyordu.
Bunu aşacak yegane yöntem halkların birlikteliğini ispatlayacak bir örgütlenmeydi. QSD’nin ilanıyla bu konuda önemli bir adım atılmıştı. Tüm halkların ve grupların komutasında eşit olarak temsil edildiği bu askeri güç ilk pratiğini Hol’de sergilemiş, 15 gün gibi kısa bir sürede oldukça geniş bir alanı DAİŞ’ten temizleyebilmişti. Ardı sıra Tişrîn ve Şedadê’de önemli askeri başarılar elde edilmişti.
Hol ve Tişrîn hamlelerinde operasyonun önemli yükü YPG ve YPJ güçlerindeydi. Fakat Minbic hamlesinde de görüldüğü gibi YPG’nin QSD içinde yürüttüğü eğitim faaliyetleri başarılı olmuş ve azımsanmayacak bir Arap gücü oluşturulmuş, bizzat böylesi kapsamlı bir operasyonu yürütme yetisine ulaşmıştı. Bu, esas eğit-donat projesini hem de kendi özgücüne dayanarak yürüten YPG’nin eseriydi.
Yine özgürleştirilen bölgelerde yönetimin yereldeki temsil oranına göre belirlenmesi ve o bölgede yaşayan halkın kendi kendisini yönetmesine zemin tanınması halk tabanında da ciddi bir sahiplenme yaratmıştı.
Rakka hamlesi böylesi bir meşruiyete dayandığından dış güçlerin engelleme çabaları da fazla etkili olamadı. Her ne kadar son dakikaya kadar Erdoğan diktası elindeki tüm kozları kullanmaya çalıştıysa da bunda başarılı olamadı. Engelleme bir yana kendini bölgesel ve uluslararası alanda oldukça zor duruma soktu. DAİŞ’in Hilafet ilan ettiği Rakka’ya ilerleyen QSD güçlerine yönelik saldırgan politikasını sürdürmesi durumunda daha da sıkışacağı ortada.
Bu anlamıyla Erdoğan diktasını önünde iki yol duruyor. Ya bunca yıldır halkların başına bela ettiği DAİŞ’ten tüm desteğini çekerek yenilgisini ve suçunun ağırlığını kabul ederek aşamalı bir iktidar değişikliğiyle köşesine çekilecek ya da ‘Hilafet’in başkenti yıkılır yıkılmaz Savaş Suçları Mahkemesinde yargılanacak. Bu nedenle belki de DAİŞ’ten daha fazla Erdoğan Rakka’da direnecek ama yine de yenilecektir.
Her iki yol da kendisi açısından büyük bir felaket fakat zulmü iliklerine dek yaşayan halklar açısından büyük bir kazanım olacaktır.