
Özyönetimin ilan edildiği Diyarbakır'ın Sur ilçesine ilk gittiğimde ve haber yapmak için geldiğimi söylediğimde, gençler "Reber heval birazdan gelecek” demişti. Yanımdaki gazeteci arkadaşımla oturup beklemiştik.
Beklerken, bir yandan da etrafı izliyordum. Dört Ayaklı Minare'nin biraz ötesindeydik. Bir hendek ve barikatı geçip gelmiştik. Her yanda elleri silahlı gençler vardı. Kiminin yüzleri kapalı, kiminin açıktı. Hepsi çok gençti. Ve ben şaşkındım açıkçası. Her zamanki gibi de heyecanlıydım. Arada bir kendimi Rojava'nın bir kentinde YPG ya da asayiş noktasında hissettiğim oluyordu.
Herkes bir şey ile uğraşıyordu. Barikat ve hendeklerin yanında, Sur'un o dar sokaklarının üzeri de bez perdelerle kapatılmıştı. O çarşafların, battaniyelerin keskin nişancıların kurşunlarından insanların hayatını kurtardığını Kobanê’de öğrenmiştik. Şimdi, Kobanê’nin kuzeyinde Amed'in orta yerinde perdelenmiş bir sokakta oturuyordum.
Sonunda Reber geldi. Çok gençti. Kim olduğumu, niçin geldiğimi anlattım. Kürtçe bilip bilmediğini sordu. "Hayır” yanıtını verdiğimde soru dolu bir ifadeyle yüzüme bakmıştı. Karadenizli olduğumu söylediğimde tebessüm etmişti sonra.
Ben de onlara kim olduklarını, ne yapmak istediklerini sorduğumda, "Bu halkın çocuklarıyız, halkımızı, sokaklarımızı, evlerimizi savunuyoruz. Halkın öz savunma güçleriyiz” demişti.
2015 yılının Kasım ayında Sur'un Hasırlı mahallesine gittiğimde henüz YPS ilan edilmemişti. Ancak bir barikatın üzerinde yazan YPS yazısı dikkatimi çekmişti.
Sonra bölgede dolaşabileceğimizi, gençlerle kimlik bilgileri saklı olmak üzere konuşacağımızı, ancak güvenlik nedeniyle fotoğraf çekemeyeceğimizi söylemişti. Ben de kadın direnişçilerle görüşmek istediğim için onların savunduğu mevziye gitmiştik.
Kadınlarla görüşmeyi yapıp çıkarken, yanına uğramıştık. "İstediğin gibi oldu mu?” diye sormuştu. "Oldu da, bir de istediğim gibi fotoğraf çekebilseydim” demiştim. Gerçi kendini Berfin Amed olarak tanıtan ve elinde kanas silahı olan bir kadın direnişçinin fotoğraflarını bolca çekmiştim. Bunu da Reber'e söylemiştim, "Tebessüm ederek, kadın arkadaşların noktası. Bir şey diyemem” demişti tebessümle.
Sonra Sur'dan çıktım, "kendi hayatıma” döndüm. Sur direnişi herkesin hayatının orta yerindeki sınavdı. Bu sınavı kimler verdi, kimler veremedi, başka bir yazının konusu.
Sur'a ikinci gidişim de Kasım ayının son günleriydi. Tahir Elçi'nin katledilmesinden 2 gün sonraydı. Havuz medyasında, Sur'daki direnişçilerin, Elçi'nin öldürüldüğü yerde keşif yapılmasını ateş açarak engellediği yönünde iddialar yer alıyordu. Sokağa çıkma yasağı yoktu ancak zaman zaman kısa süreli çatışmalar yaşanıyordu.
Durum gerçekten de havuz medyasının öne sürdüğü gibi miydi, bunu anlamak için yeniden mahalleye girmiştik. Reber ile konuşmuştum, durumu anlatmıştı. Özetle, "Savcı zırhlı araçla, polis ordusu ile gelmesin. İnceleme yapmak için gelsin, müdahale etmeyeceğiz” demişti. Sonra da "Yeniden çatışma olabilir, burada çok uzun kalmayın” diyerek uyarmıştı.
2 Aralık'ta zaten sokağa çıkma yasağı ilan edildi, bir daha da Reber'i görmedim. Ama her ölüm haberi geldiğinde, "Acaba” sorusu içimde dolandı durdu.
Dostlukların her zaman uzun zamanlarda, uzun muhabbetlerde değil de, kısa zamanlarda da kurulduğunu, hayatıma giren direnişçilerin ölümünün ardından, bıraktıkları izleri gördükçe anlamaya başladım. Reber de o direnişçilerden biriydi.
Hayatına dair hiçbir bilgim yoktu. Sonradan hakkında yazılanlardan öğrendim bir şeyler. Bildiğim, yoldaşlarının, güvendiği, sevdiği hevaliydi. Bir de o kuşatma ve savaş ortamında dahi yüzünden eksilmeyen tebessümün sahibiydi.
Katledildi Reber. Cizre'nin Cudi Mahallesi'nde konuştuğum o gençler gibi, Mehmet Tunç ve Asya Yüksel gibi.
Devlet gelmeden önce gittiğim Cizre'de o hendeklerin arkasında, hendekleri ile, silahlı gençleriyle birlikte yaşayan bir Cizre olduğunu görmüştüm ve "Cizre'de hayat var” demiştim. Ancak bir düş gibiydi.
Reber, Çektar, Fırat, Mehmet, Asya, Rozerin ve diğerleri... Paris komünarları gibi gökyüzünü fethe çıkmışlardı. Erken miydi, geç miydi? Yenildiler mi yendiler mi? Üzerine çokça laf söylemek, analiz etmek mümkün. Ancak bütün bu değerlendirmelerin ortasındaki tarihe kalacak tek gerçek ise; direndiler, teslim olmadılar.
Tüm insani değerlerin çürütüldüğü modern zamanın bu coğrafyasında vazgeçmemeyi gösterdiler. İnsanlığın tutunacağı tek nokta da bu değil mi! Vazgeçmemek.
ARZU DEMİR