Dün yazdığım bir yazı şöyle bitmişti: „Hayır” için yürürken, „hayır” sonrasına hazırlanmak devrimci öncüyü diğerlerinden ayıran en önemli özelliktir.
Referandum, eğer Erdoğan, „Hayır” eğiliminin her geçen gün büyüyor olmasından korkuya kapılıp, onaylanan Anayasa değişiklik kararını yeniden TBMM’ye göndermezse, Nisan ayı ortasında ya da sonunda yapılmış olacak.
O güne kadar toplumun yarısını temsil eden ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın „alçaklar” diye hakaret ettiği güçler, birlikte ya da ayrı, hatta birbirleriyle karşı karşıya bile gelerek, „hayır” kampanyası yürütecek. Bu belli oldu. Yapılan anketler, kamu yoklamaları halk çoğunluğunun referandumda „hayır“ diyeceğini ortaya koydu.
Böyle olduğu için Saray koalisyonu „hayır” diyenlere „savaş” açtı. Onların tümünü „alçaklar” olarak niteledi ve hepsini „terörist” ilan etti.
Bu neyi gösteriyor?
Referandum günü halk iradesinin ve „hayır” oylarının „tehlikede” olduğunu gösteriyor. Saray daha şimdiden „tereddüt” içinde kıvranıyor. İkinci bir 7 Haziran yenilgisi ihtimali karşısında, ikinci bir 1 Kasım „kumpasının” yollarını arıyor.
Referandumu „mevsim şartlarına” uydurmak için diyelim ki Mayıs ayına sarkıtıp, „Kandil’e sefer” yoluna gidebilir mi? Evet. Gidebilir. „Hayır” diyenleri ayrıştırmak ve „milliyetçi histeri” koşullarında „hayırcıların” bir kısmını peşine takmak için elinde, kendi başını da belaya sokma pahasına, işte bu kanlı macera yolu kaldı.
Kaldı ama, kendi eliyle de „referandum” cinini şişeden çıkarttı. Referandum süreci boyunca, OHAL’e rağmen „hayır” kampanyasına izin vermek zorunda kalacak. O zaman şimdi „sinmiş” görünen milyonlar alanlara çıkacak. Düşünebiliyor musunuz, yakılmış, yıkılmış, yüzlerce insanı katledilmiş Sur’un, Şırnak’ın, Nusaybin’in, Cizre’nin, Silopi’nin „evsiz yurtsuz” bırakılmış 400 binlik kitlesi, böyle bir durumda alanları nasıl da şenlendirir... Babaları, anneleri, kardeşleri, hısım akrabaları bodrumlarda yakılmış olan o çocukları alanlarda gözünüzün önüne getirin.
Referandum bir çırpıda „hakikatlerin” su yüzüne çıkması olur. Referandum alanları Kandil savaşını durdurur. Savaşın yeniden başladığı ve ilçelerin yakıldığı günden bu yana beş kişi bir araya gelinemeyen yerlerde, yüzbinlerin sokağa çıkması şu sonucu doğurur: Alanlardaki kitle, „gücünün bilincine” varır; yalnız kaldığını sanan yurtsever „demek ki yalnız değilmişim” der. Ne olmuş olur? Alanlar yeniden yasaklandığında, bu yasak artık korkutucu olmaktan çıkar.
Çıktığı içindir ki, halk, ister Kürtlerin yaşadığı yerlerde, isterse Türklerin yaşadığı yerlerde, „hayır” oylarına sahip çıkma cesaretini kazanır.
Kazanınca da, „hayırdan” sonrasına hazırlanmış olur.
Hani şu meşhur „demokrasi nöbetleri” vardı ya... İşte öyle. O gün. Sandıklar açılıp, sonuçlar ilan edildiği zaman, halk „hayır oyları” için „nöbete” durur. Yani 15 Temmuz darbesinin yapıldığı gün, „alternatif nöbet” için „alternatif alanlarda” toplanmama „hatasını” bir daha yapmaz. Taksim, olmuyorsa Kadıköy, Kızılay, olmuyorsa Sıhhiye ve her durumda Alsancak, ülkenin bütün şehirlerindeki bir alan, şu „Rabia” selamına ilham veren Mısır’daki „Rabia alanlarına” dönüşür.
Halk kendi iradesine sahip çıkmak üzere, önce „sandıklara gitmek”, sonra „sandıkları korumak” için ve nihayet „hayır” oylarının 7 Haziran sonrasında olduğu gibi gasp edilmesini önlemek için şimdiden örgütlenmelidir.
Bu örgütlenmeyi yapacak olan aktivistlere gelince... Onlar, aktüel politik „hayır” mücadelesini, ve asla durmayacak olan „emeğin günlük çıkarları” için „ekonomik” mücadeleyi, kapitalist moderniteye ve küreselleşmeye karşı „kadın özgürlükçü, ekolojik ve komünal toplum” yani demokratik sosyalizm mücadelesiyle; bu programa ulaşmanın politik amacı olan, „demokratik özerk bölgelerin toplamından ve demokratik ulusun çeşitlilik içinde birliğinden” oluşan „demokratik cumhuriyet”le ve bu programı hazırlayan Öcalan’a özgürlük hedefiyle; ve tüm bu çizginin uluslararası hedefi olan, „konfederal ortadoğu ortak evi” hedefiyle birleştirmek için, kendi saflarında güçlü bir ideolojik eğitimi örgütlemelidir.
Zafere berrak kafayla yürünür.