Rejimi oyluyoruz

Dosya Haberleri —

Çiğdem Kılıçgün Uçar

Çiğdem Kılıçgün Uçar

  • 28 Mayıs'ın sıradan bir seçimden öte bir referandum niteliği kazandığını söyleyen Yeşil Sol Parti Eşsözcüsü Çiğdem Kılıçgün Uçar, "Bir rejimi oylayacağız aslında. Rejimi oylarken de tutumumuzu demokrasiden ve değişimden yana sergileyeceğiz. Toplumda yükselen bu değişim talepleri kazanmaya muhtaç" diye vurguladı.
  • Eşsözcü Uçar, 15 Mayıs’tan sonra söylem değiştiren Kılıçdaroğlu’na ilişkin, “Kılıçdaroğlu’nun ikinci tura giderken başvurduğu siyaset tarzı, özellikle mülteci karşıtlığından beslenen milliyetçiliğe doğru bir söylem kaymasına gitmesi sorunlu bir tarz" dedi.

MIHEME PORGEBOL

28 Mayıs seçimine sayılı günler kaldı. Mevcut cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bugüne dek Türkiye halklarına ve toplumun neredeyse tüm kesimlerine yaşattıkları ortadayken hâlâ seçilebilme olasılığı olan bir aday olması kaygıları arttırırken muhalefetin adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ikinci tura giderken söylemlerini değiştirmesi de toplumdaki kaygıları katmerleştiriyor. Bu ve benzeri birçok yönüyle Türkiye ve Kurdistan için tarihi bir öneme kavuşan 28 Mayıs seçimine giderken tüm bu kaygıları ve olası seçenekleri Yeşil Sol Parti Eşsözcüsü Çiğdem Kılıçgün Uçar ile konuştuk.

28 Mayıs’ta cumhurbaşkanlığı seçimleri olacak. İlk turda desteklediğiniz gibi ikinci turda da Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceksiniz. AKP’nin yarattığı rejimin kontrolündeki topluma bu gerekçelerinizi nasıl açıklarsınız?

Sorunuzdaki “AKP’nin yarattığı rejiminin kontrolündeki toplum” vurgusu çok önemli. Aslında AKP'nin muhafazakarlaştırdığı bir kitle gerçeği uzun zamandır önümüzde duran bir gerçek. Bu kitledeki muhafazakarlık sadece dini anlamda bir muhafazakarlıktan değil. AKP’nin sosyal anlamda, ekonomik anlamda, kültürel anlamda geri ölçülere çektiği bir toplumsal kesim var ve AKP bütün varlığını bunun üzerinden inşa ediyor. Bu toplumsal kesimin de gözü, kulağı, vicdanı AKP dışındaki herkese kapalı. Toplumda dışarıya karşı inanılmaz bir kapalılık var. Bunu tek bir sebeple anlatamayız ama en görünen sebep olarak AKP’nin uzun süredir yücelttiği sağ popülist siyasettir. AKP bu politikalarını beka söylemine dayandırıyor ve bu söylemle Türkiye toplumunun yoksulluğunu, toplumun maruz kaldığı şiddeti örtme çabası içerisinde.

Buradan baktığımızda Türkiye'de yaşayan bütün halkların sosyal şiddet, yoksulluğa bağlı ekonomik şiddet, fikir ve düşüncelerinden kaynaklı olarak yaşadığı ötekileştirmeye bağlı olarak hukuki şiddet altında. Dolayısıyla bir şiddet ablukasında aslında hepimiz aynıyız. Ama topluma dayatılan muhafazakarlık bu şiddet biçimlerini görünmez kılıyor. Hem muhafazakarlık hem de AKP'nin söylemlerini üzerinden kurduğu beka söylemi “kutsal devlet” ve milliyetçilik gibi toplumu zehirleyen söylem ve ideolojileri görünür hale getirdi. Aslında bu durum sadece Türkiye için de geçerli değil. Sağ popülist siyasetin yarattığı, insanlar ve halklar için hiç de tekin olmayan bir dünya var. Dolayısıyla herkes güvenilir bir alan arıyor.

İnsanların güvenilir alan arayışı Türkiye’de AKP tarafından seçmenin istismar edildiği bir meseleye dönüştü. Özü itibariyle Türkiye’deki toplumun tamamı yoksul. Türkiye toplumunda herkes ekonomik krizden aynı şekilde etkileniyor. AKP'nin yürüttüğü politikalardan etkilenmeyen hiçbir insanın olmadığını düşünüyoruz, fakat AKP'nin seçmeni muhafazakarlaştırması ve seçmenin bu anlamda bir güvenli liman arayışı ister istemez kör, sağır bir toplumsallık yarattı. Özellikle AKP'yle herhangi bir şekilde bağ kuranlar açısından bunu söylemek yanlış olmaz. Biz de AKP'nin yürütmüş olduğu politikaların hepsinden olumsuz yönde etkilenen, bu anlamda da aynılaşan bir toplumsallığın insanlarıyız aslında. Buradan baktığımızda AKP'nin yürütmüş olduğu tek adam rejiminin bütün toplumu ciddi anlamda bir ablukaya almış durumda. Buradan çıkmanın yolu ise beka söylemiyle kendi iktidarını korumaya çalışan ama kendi bekası toplum için bekasızlık getiren mevcut rejimin değiştirilmesindedir. Bu değişime çok acil ihtiyacımız var.

Mevcut rejimi nasıl tanımlıyorsunuz?

Bir yıkım rejimi. Aynı zamanda her şeyin üstünü örten bir rejim. Yani Türkiye'deki bütün sorunları beka kavramı ve güvenlikçi politikalarla örtmeye çalışıyor. Yoksulluk bitmedi, işsizlik bitmedi, doğanın talanı bitmedi, kadın cinayetleri bitmedi, adaletsizlik bitmedi… Bunların hiçbirinin bitmediği ülkede “beka” diyerek öne koyduğu şey kendisi aslında; Kendi bekası. İşte AKP toplumun bütün bunları görmesini engelleme çabası içerisinde. Ama bunda yeterince başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü toplumun yarısı bu rejime 14 Mayıs’ta “hayır” dedi. Üstelik çok güçlü bir şekilde “hayır” dedi.

Ama 15 Mayıs’tan itibaren Kılıçdaroğlu’nun sağcı ve yer yer nefret söylemine kaymasından ötürü seçmende bir hevessizlik hâkim. Buna ne söylersiniz?

CHP ve Kılıçdaroğlu’nun ikinci tura giderken başvurduğu siyaset tarzı, yani özellikle mülteci karşıtlığından beslenen milliyetçiliğe doğru bir söylem kaymasına gitmesi tamamen sorunlu bir tarz. Çünkü zaten toplumun AKP’yi tercih etmeyen %50’ye yakın kesimi bu politikaları yürüttüğü için AKP’yi reddetti. Bu yüzden de CHP ve Kılıçdaroğlu hiç bu politikalara yüklenmesin. Toplumun bu kesimi o da aynı siyaseti yapmasın, bu söylemi kurmasın diye Kılıçdaroğlu’na oy verdi. Bugün CHP’nin önüne koyduğu tarz aslında toplumun değişmesini istediği şeyin ta kendisi. İkinci tura giderken başvurulan milliyetçi ve muhafazakâr söylem aslında toplumun yarısı tarafından reddedildi. Sırf buradan bile bakılsa buna ihtiyaç olmadığı çok net bir şekilde görülecek. İhtiyaç olan bu değil. İhtiyaç olan değişim talebinde olanların, yani tek adam rejiminin değişmesi yönünde eğilim gösteren toplumun öne çıkartmak istediği talepleri yükseltmektir. Çünkü bizim en başından beri söylediğimiz şey şuydu; bu seçim iktidarla toplum arasında.

Bakın devletin bütün olanaklarına rağmen yüzde 50’yi bulamamış bir devlet iktidarı var. Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı sıfatıyla aday. Milletvekilleri, bakan sıfatıyla aday.

Devletin bütün olanaklarını kullandılar ve buna rağmen üzerine yükselttikleri bütün siyasal argümanlar gösterdi ki aslında bir kriz var ortada. Bu krizin sebebi de aslında toplumun değişim talebi. Toplum gerçekten bir değişim talebi ortaya koymazsa iktidar bu kadar devlet imkânını seferber etmek zorunda kalır mıydı?

Peki gerek Yeşil Sol Parti’nin aldığı oy oranlarının etkisi gerekse de Kılıçdaroğlu'nun söylem değişikliğinden ötürü seçmende genel olarak bir moral bozukluğu var. Bu moral bozukluğuna dair neler söylemek istersiniz?

Negatif taraftan bakmamak gerekiyor. Bu iktidar seçim akşamı daha yüzde 50’yi bulmadan bir balkon konuşmasına girişti, sonra konuşmanın içeriği değişti. Bizim bakmamız gereken pencere şu: Her şeye rağmen, yani iktidarın şiddet politikasına ve devletin bütün olanaklarıyla sahada olmasına rağmen, tek adamı durduran bir toplumsallık ve bir değişim talebi var. Gözümüzün bakması gereken yer burası. Buradan bakarsak eğer durdurduğumuz bir faşizm, durdurduğumuz toplum dışı bir iktidar olduğunu da görürüz. Buradan bakınca aslında kaybettiğimiz hiçbir şey yok. Tam tersine kazandığımız çok şey var. İkinci turda tamamıyla göndermek üzere kazandığımız ihtimaller var. Dolayısıyla bir kaybetme değil; ikinci tura sarkan, yarım kalan bir mücadelemiz olduğunu düşünüp yarım kalan işimizi tamamlamamız gerekiyor.

Gerçekten bir kaybetme durumu bile olsa mücadele etmekten başka bir seçenek yok gibi görünüyor…

Vazgeçmediğimiz ve vazgeçmeyeceğimiz bir mücadele geleneğinden geliyoruz. O yüzden zaten ortada bir yenilgi yok, tam tersine daha güçlü kaybettirmenin olanaklarını sunan bir zaman aralığındayız.

Bu kulağa daha hoş geliyor. Peki sizin ikinci turda seçmeni sandığa yönlendirmeye dönük hazırlıklarınız neler? Seçime kadarki süreçte Yeşil Sol Parti nasıl bir yol izleyecek?

Önce şunu belirtmekte fayda var: Bizim cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda da desteklediğimiz, ikinci turda da destekleyeceğimiz şey demokrasidir, değişimdir.

Bu değişim gerçekleşmek zorunda çünkü biz yeni ve demokratik bir Türkiye, siyasete aktif katılan bir toplum, yeni bir toplumsal ve siyasal düzen istiyor, bunun için mücadele yürütüyoruz. Bu denklemde mücadelenin en motive edici gücü değişim arzusudur. Türkiye özelinde değişmesi gereken şey de öncelikle tek adam rejimidir. Tasavvurumuzdaki yeniyi inşa edebilmek için önümüzdeki en büyük engel olarak duran tek adam rejimini değiştirmemiz gerekiyor. Bu amaçla çok uzun zamandır yürüyen bir mücadele var ve bu mücadele sadece siyasal bir mücadele değil. Örneğin kadınların yürüttüğü eşitlik ve özgürlük mücadelesi de değişimi işaret ediyor. Emekçilerin yürüttüğü mücadele değişimi işaret ediyor. Ekoloji mücadelesi ve gençlerin mücadelesi de ısrarla değişim talep ediyor. Dolayısıyla bizim yürüttüğümüz demokratik siyasetin kendisi de bir değişimi talep ediyor. Bütün bunlar birleştiğinde şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Toplumsuz bir iktidara karşı yeniyi inşa etmeye çalışan çok güçlü bir toplumsallık var. Biz bu değişimin tam eşiğindeyiz.

Yeniyi inşa etmekten kastınız nedir?

Cumhuriyetin ikinci yüzyılına giriyoruz. Demokratik cumhuriyetin inşasını kast ediyorum. İkinci yüzyılın eşiğindeyiz ve bu yüzyılı nasıl kurarsak sistem öyle devam edecek. Tek adam rejimi kazanırsa Türkiye'de bu rejimin niteliği uzun bir süre tartışılmayacak. Ama yaşayacağımız değişim toplumun taleplerinin siyasetle buluştuğu ve siyasete dönüştüğü bir zemine vesile olacak. Çok uzun bir süredir bir bütün olarak toplum siyasetin dışında ve o yüzden siyaset bugün savaşa, ranta, yolsuzluğa bulaşmış durumda. Dolayısıyla siyasetin asıl sahibiyle yani toplumla buluşması gerekiyor. Bütün bunların hepsi bizim en güçlü motivasyonumuz. Değişimden başka çaresi yok.

Erdoğan'ın tekrar seçilme ihtimali üzerinden gelişen birçok kaygı var. Peki tekrar seçilmesi halinde rejimin bugüne dek yürüttüğü nefret ve savaş politikaları ne yönde seyredecek size göre? Çünkü seçim akşamı Cizre ve Nusaybin’den gelen görüntüler bize ipuçları da veriyor…

AKP iktidarının tekrardan kazanması demek Türkiye'de savaş politikalarının, tecrit politikasının, kutuplaştırıcı politikanın, nefret politikasının ve milliyetçiliğin çok ciddi boyutlara ulaşması demek. Bu anlamda en çok mücadeleyi veren, seçim sonuçlarında da açığa çıktığı üzere iktidara en büyük cevabı veren yine Kürt halkı ve Kürt halkının özgürlük mücadelesi oldu. Özellikle Kurdistan'da savaş, tecrit, özel savaş politikaları ve kayyumluk kurumunun kendisi bir rejim olarak inşa edilmeye çalışıldı. Çöktürme planından bugüne kadar devletin bütün saldırılarına karşı en demokratik refleksler Kürdistan'dan yükselmiş oldu. Bu durum aslında seçimde de birbirini tamamlayan bir tablo olarak ortaya çıkmış oldu. Türkiye, güvenlikçi politikalarıyla hem Ortadoğu'da hem de dünya siyasetinde bir güç olmaya çalışıyor. Ama Ortadoğu coğrafyasının tanıklık ve tecrübe ettiği çok güçlü bir şey var: Gücün kendisi barışla mümkündür. Devlet aklı, bugün Kürt sorununun çözümünün mümkün olmadığını ısrarla kabul ettirmeye çalışıyor. Ama bu, erkek devlet aklının ve mevcut iktidarın politikalarının bize empoze etmeye çalıştığı yanlış bir öğreti. Oysa Kürt sorunu Türkiye'de çok ciddi bir gerçeklik ve çözümü en çok da toplumun elinde. Çok mümkün olan bir şey var. 2013 yılında başlayan çözüm sürecinin iradesinin Kürdistan'da çok canlı olduğunu gördük. Bugün Kurdistan'da yaşanan ve günden güne derinleşen savaş politikalarının Türkiye’nin batısında bir etkisi olmadığını kimse söyleyemez. Savaş politikalarının yarattığı ekonomik düzlemi kimse görmezden gelemez. Bütçe konusunda özellikle savaşa ayrılan payı kimse görmezden gelemez. İktidar siyasi kriz yaşadığında kayyum sisteminin bir seçenek olarak iktidar tarafından masaya nasıl getirildiğini kimse görmezden gelemez. Dolayısıyla AKP hükümetinin bugüne kadar yaptığı her şey bundan sonra yapacaklarının da teminatıdır. Bu seçimin sonuçlarıyla aslında iktidarın demokrasiden ne kadar nefret ettiğini de açığa çıkarmış oldu.

Türkiye'de çok ciddi bir kod olarak tekçilik var. Türkiye’nin bütününe bir gömlek olarak giydirilmiş. Bu gömlek çoktan yırtıldı. Ulus devlet paradigması AKP eliyle derinleştirilerek yaşamsal kılınmaya çalışılıyor. Ama yırtılan bu gömlek yama bile tutmuyor artık. Toplumla birlikte yeni bir şey inşa etmeye çalışıyoruz. Komşuları bile birbirine selam veremeyecek hale getiren bir iktidar gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Çünkü insanlar siyasal olarak kutuplaştı, ekonomik olarak kutuplaştı, sosyal olarak kutuplaştı ve iktidarın sunmuş olduğu, daha doğrusu iktidarın önerdiği ilişkilenme modeliyle toplumun tarihsel olarak günümüze getirdiği sosyal ve siyasal ilişkilenme modeli birbiriyle savaşır halde. Bir arada yaşama iradesi toplumda hâlâ çok güçlü ve seçim sonuçlarına da yansıyacak olan şey de özgürlükten, eşitlikten, demokrasiden, adaletten yana olan irade olacaktır.

Biraz da Yeşil Sol Parti özeline gelirsek: Yeşil Sol Parti çatısı altında seçime girmek HDP'nin kapatılma ihtimali üzerineydi. Peki bundan sonra ne olacak? Seçilen vekiller Yeşil Sol Parti çatısı altında mı çalışacak yoksa düşük bir ihtimal olarak görülen HDP’nin kapatılmaması durumunda HDP’ye mi geçecek?

Seçimlere Yeşil Sol Parti olarak girdik. Dolayısıyla seçilen bütün milletvekili arkadaşlarım Yeşil Sol Parti vekilleri ve şu aşamada parlamentoda Yeşil Sol Parti ismiyle devam edeceğiz. Ama biz Yeşil Sol Parti olarak Halkların Demokratik Partisi’nin bir bileşeniyiz ve önümüzde iki ihtimal var. Bir, HDP'nin kapatılmasıyla ilgili olarak yaşanacak süreç ve nihai kararın kendisi. İkincisi de kapatılmaması yönünde bir sonuç çıkarsa bizim de içinde yer aldığımı HDP'nin kurullarının kendisine çizeceği siyasi hat. Bu iki durum netleştikten sonra daha net konuşmak mümkün olabilir. Her koşulda, siyasi ihtiyaçları gözeterek bir adım atılacak ama halihazırda parlamentoda Yeşil Sol Parti grubu olarak başlangıcı yapmış olacağız.