
Ahmet KAHRAMAN
6-7 Ekim 2014 tarihi, Kürtlerin 6-7 Eylülüdür.
6-7 Eylül 1955 tarihinde, Atatürk’ün Selanikte doğduğu evin, Yunanlılar tarafından kundaklandığı yalanıyla, “seçilmiş vandal kalabalıklar" ortalığa salınmıştı. İstanbul ve İzmir’de Rumlar, Yahudiler, Ermenilerin evleri, iş yerleri basılmış, iki gün boyunca cinayet işlenmiş, tecavüzcüler kendilerine yakışanı yapmış, din adamları yere yatırılıp sünnet edilmiş, talanı, hırsızlık, soygun sınır tanımayan boyutlara ulaşmıştı.
60 yıl sonra, 6-7 Ekim 2014 tarihlerinde de Kürtler, Türk devletinin Kobanê’yi işgal eden IŞİD (DAİŞ)’e verdiği desteği protesto etmek için sokağa çıkanca, Türk devletinin, “derin kimlikli terör"ü bir kere daha harekete geçirilmişti. HÜDA-PAR adıyla partileşen Türk tipi Hizbullah ile takviyeli dinci ve ırkçı milislerle polis gücü karşı saldırıya geçmişti. Kürt gruplara ateş açılmış, insanlar linç edilmiş, iki günün sonunda, toplam 53 ölü yerden kaldırılmıştı. Bu arada Türk bölgelerindeki Kürt evleri, iş yerleri talan edilmiş, soygun ve hırsızlık zincirleri birbirine eklenmişti.
Bu, bir başlangıç ve Recep Erdoğan rejiminin yeni “Kürt sorununu çözüm açılımı"ydı. Sonrası cinayetler zinciri, insanların diri diri de yakıldığı kırım, şehir yıkımları ve ardı, arkası kesilmeyen işkenceler, yalan, talan, gasp, hırsızlık, soygun ve zinda süreciydi.
Bu bir zulüm yumağıydı. Dayanılmaz kapkaranlıkta ölümdü. Ama Kürtler dayandılar. 24 Haziran seçimleri, bu cehennemi ortamda yapıldı. Ve Kürtler, ırkçı seçimde zulme inat, “Roma Reş"ten (Kara Roma) kurtulma iddialarına, büyülü hayallerine oy verdiler. Türk parlamentosuna gözlere diken niyetine 67 temsilci gönderdiler.
Bunlardan biri de Remziye Tosun’du. O başında, artık folklorik unsur olarak tarihe geçen “gölık"ler ve “temeziler"le süslü, sarmal, uzun, süt beyazı laçıkla sarmal “kofi“nin yerine ikame edilen rengarenk boncuklar dizisi ve oya ile çevrili beyazı “kıtan“ı (laçık), yedi kırmalı olmasa da yazın rengarenk çiçekli basmadan, kışın da yine çiçekli pazenden entarisiyle Kürdistan bir Milletvekiliydi.
Seçim kampanyasını, bu kıyafetiyle köyler, kasabalar dolaştı. İnsanlarına yalan üzere vaat sıralama yerine, tek bir şey söyledi:
“Türklere, Kürtlere yaptıkları zulmünü anlatacağım. Sur’da yaşadıklarımızı da!.."
Remziye Tosun için, Sur şiirsel bir yaşama tarzıydı, herıkleşerek akıp giden. Bircan Değirmenci‘ye demecinde, barbarca hücumundan önceki Sur’da hayatı, şöyle anlatıyordu:
“Sur’da gün, sabah 6’da başlıyordu. Birbirimizin kapılarını çalıyor, ellerimize hortumu, süpürgeyi alıp sokakları yıkıyorduk. Dayanışma çok güçlüydü. Hevsel Bahçeleri’nde yetişen meyveler, sebzeler oraya geliyordu. Kendi kısmetimiz çıkartıyorduk. Alış-verişimizi daha rahat yapıyorduk. Çocuklar sokaklardaydı. Komşuluk hissi, sahiplenme duygusu vardı. 4 Ayaklı Minareden tutun, tüm Sur sokaklarında herkes birbirini tanıyordu. Düğünde, taziyede, komşular biribirine haber verir, hasta ziyaretlerine birlikte gidilirdi. Birinin misafiri gelince, hemen yardım edilir, yemekler yapılırdı."
Sur, Amed Bedenlerinin (Sur) orta yeri, şehrin 5 bin yıllık rengin nabzıydı. Sonra, IŞİD tarzı dinci rejimin taarruzuna uğradı. Aylar boyu, tanklar, toplar, helikopterlerle dövüldü. Ayakta kalan tarihi yıkım makinalarıyla yere indirildi.
Sur, taş duvarlı evleri, renkli hayatıyla tarihti. O artık yok…
Surlu Remziye Tosun, 36 yaşında. Dört çocuk annesi. Eşi tutuklu. Onun da suçu, ırkçı rejimde Kürt olmak.
Remziye Tosun anlatıyordu:
“Tanlarıyla gelince, evimi terketmedim. Çocuklarımla bodrumda kaldım. 100 gün boyunca bomba attılar. 3 Mart günüydü. Gaz bombasıyla saldırdılar. Memedeki kızım Beritan, gazdan bayıldı. Ben, öksürmekten eğilip onu yerden kaldıramıyordum. Seslendim. Duymuyor, kıpırdamıyordu. ‘Beritan öldü‘ dedim, kendi kendime. O an, kızı Cemile’nin ölüsünü dondurucuda bekleten annesi geldi aklıma. Bunun üzerine soğukkanlı olmaya çalıştım. Bir süre sonra, inleme sesi duydum. Sütü verdim. Yeniden can gelmişti, yavruma."
Remziye Tosun sonrasını anlatıyor:
“Polisin bizi hastaneye götüceğini sanıyordum. Ambulansa giderken bir polis, ‘bunlar direkt paket‘ dedi. Bizi karakola götürdüler. Beş gün sonra, Elazığ cezaevine gönderdiler. İki kızımı benden aldılar. Devlet el koymuştu. Onları yurda yerleştirtmişlerdi. Mücadelede ettik. Aldık onları. Kızım Beritan küçüktü. O benimle hapis kaldı. Konuşmayı, cezaevinde öğrendi."
Remziye Tosun, her Kürt gibi tutulu değildi. Zindana atılmış bir esirdi. 14 ay kaldı cezaevinde. O şimdi Milletvekili. Başında, boncuk, oya işlemeli apak kıtanı, üstünde çiçekli entarisiyle o, şimdi Türk-İslam ırkçılığına inadına direnişi temsil ediyor.
İnadına direniş ya, bu da yeter…
Ayrıca fırsat verilirse, Türke, ırkçı hastalıktan muzdarip Türk’e, Kürtler yaptığı vahşeti anlatacak. Sedasının kelimelerini, ıslık sesini, güneşin renklerini, dansın figürlerini bile yasaklayarak, yer yüzü vicdanına, nasıl “soset, melamet" olduğunu…