RAF gündeme geldiğinde hala ‘başvurulan’, kitleleri manipüle eden bir yapım olan filme dair gecikmiş bir eleştiri


Stefan Aust’un 1986 yılında kaleme aldığı aynı adlı kitabından uyarlanan “Der Baader Meinhof Komplex” filmi, Kızıl Ordu Fraksiyonu’nu (RAF), Andreas Baader ve Ulrike Meinhof başta olmak üzere tüm örgütü ve dönemin siyasi yapısını anlatma iddiasıyla karşımıza çıkıyor. Yönetmenliğini Uli Edel’in yaptığı film, bu iddiasının altını doldurmanın ise yanından bile geçmiyor. 

Filmin neredeyse tamamında dönemin Almanya’sında önemli bir sosyolojik tabana/gerekçeye sahip olan RAF’ın tarihsel gerçeklikten ve bağlamdan kopuk bir şekilde, oldukça yüzeysel ele alındığını görüyoruz. Film daha en başından, RAF’ın ortaya çıktığı koşulları anlatma konusunda yetersiz kalıyor. Barışçıl sokak eylemlerinin şiddetle bastırılmaya çalışıldığı, ülkedeki politik kriz ve huzursuzluğun giderek tırmandığı bu dönem, yalnızca Şah protestosu ve dönemin öğrenci liderlerinden Rudi Dutschke’nin vurulmasına indirgeniyor. Böylece “Baader-Meinhof Grubu” film boyunca, devrimi hayal eden ve kendilerini bu amaca adayan cesur insanlardan daha çok “bir şeylere sinirlenmiş”, “aslında rahatına düşkün”, hatta “şiddet kullanmayı seven psikopatlar” olarak gösteriliyor. Bu bağlamda karşımızda gerçeklikle bağı oldukça zayıflatılmış bir anlatım durmakta.

Der Baader Meinhof Komplex yayınlandığı dönemde, özgün senaryolar yerine sıklıkla kitap uyarlamalarını tercih eden yönetmen Uli Edel’in diğer filmlerine oranla çok daha fazla ilgi topladı. Bunu başaran, sinematografik nitelik mi? Hiç sanmıyorum. Yönetmen, seyircinin ilgisini çekebilmeyi ve “piyasanın” istediğini vermeyi, hikayenin gerçekliğine tercih etmiş ve istediğini almış. Bu açıdan bakıldığında başarılı olduğunu görüyoruz. 


Meinhof, güçsüz bir kadınmış!

Filmdeki karakterler de hikayeye yapılan müdahalelerden nasibini almış. Andreas Baader filmde asi, öfke kontrolünden yoksun ve kadınlara fazlasıyla “ilgili” bir profil çiziyor. Aynı şekilde Ulrike Meinhof karakteri de mücadeleci, sosyalist bir önderden daha çok ne istediğinden emin olmayan maceraperest bir kadın izlenim bırakıyor. 

Filmde Ulrike Meinhof’un yakalandığı sırada ağlamaya başladığını görüyoruz. Seyirciyi etkilemek adına yapılan bu “ekleme” masum gibi görünse de filmin sonuna doğru “pişman kadın” imajının yaratılmasında önemli bir etkiye sahip. Buna benzer birçok gerçek dışı bölümü barındıran film, sonuyla daha büyük bir gerçekdışılığı izleyiciye sunuyor. Ulrike Meinhof’un intihar ettiğine dair somut herhangi bir delil yokken film, Alman devletinin önemli düşmanlarından birinin devlet hapishanesinde öldürülmüş olması ihtimalinden daha çok intiharı öne çıkarıyor. Bu da filmin başından bu yana sistemli bir şekilde sürdürdüğü manipülasyonun doruk noktası oluyor.

Senarist Bernd Eichinger, hikayeyi objektif bir şekilde anlatmak yerine bariz çarpıtmalar yaptığı için ana karakterlerin dışında başka birçok karakter de gerçeklik sorunuyla boğuşuyor. 


Manipülasyon olmasa...

Senaryoyu ve kurguyu yerden yere vurduk ama emekçinin hakkını da verelim. Andreas Baader karakterini canlandıran Moritz Bleibtreu, oldukça tatmin edici bir oyunculuk örneği sergiliyor. Yine Gudrun Ensslin karakteriyle karşımıza çıkan Johanna Wokalek de bir diğer başarılı oyuncu. Hatta film, görsel gerçeklik, etkileyicilik, sürükleyicilik ve oyunculuklar bazında değerlendirildiğinde rahatlıkla başarılı diyebileceğimiz bir yerde duruyor. Müzik ve görsel anlatım konusunda da ortalamanın üzerine çıkan filmin tarihsel gerçekliği açıkça çarpıtmaktan geri durmadığı göz ardı edilecek olsa oldukça başarılı sayılabileceğini düşünüyorum.   

Son olarak rahatlıkla diyebiliriz ki film, kendisini tarafsız gibi göstermeye çalışırken RAF’ı terörize eden dönemin sosyalist gençlik hareketlerini şiddetle bastırmaya amaçlayan devlet söylemine paralel bir noktada ilerleyerek kötü bir manipülasyon örneğinden ileriye gidemiyor.