Türkiye’nin siyasi gündemi hakkında, “içeriye” dair üzerine düşünmeye ve tartışmaya değecek çok az şey kaldı. Varlığını ancak korkular, çıkarlar ve saf yalanlar ekseninde sürdürebilen, içeriden tamamen çürümüş, siyasal enerjisi tükenmiş, Erdoğan’ın kendi bekası için zorla bir arada tutmaya çalıştığı can yakıcı bir “şey” ile karşı karşıyayız. “Şey” yerine “devlet” diyemiyoruz, “hükümet” diyemiyoruz, “parti-devlet” de diyemiyoruz. Ortada Erdoğan’ın yönettiği, kısa vadeli çıkarlar ve korku/tehdit siyasetiyle sürdürülebilen garip bir koalisyon var. 30 Ağustos Resepsiyonu fotoğrafı, bu garabet halin en güncel karesi sayılır. Erdoğan’ın bir yanında Davutoğlu var. Onuru iki paralık edilerek görevden alınan ve FETÖ ile işbirliği ile suçlanma korkusundan ne yapacağını bilemeyen şaşkın bir adam. Diğer yanında Hulusi Akar. Halk için yakın siyasi tarihin en muğlak, Erdoğan içinse en net adamı. Aynı kareden sayılabilecek isimlerin sayısı çok. Ama en ilginç olanı Tansu Çiller. Ne amaçla orada olduğuna dair kimsenin pek fikri yok. Mehmet Ağar’ı temsilen katılmış olabilir ya da Akşener’e karşı ileride kullanılacak. Bilmiyoruz. Galiba artık merak da etmiyoruz.
Kabul edilip ona göre karşı siyaseti yapılması gereken şeyler var: Türkiye artık aynen İran ve Rusya gibi hakiki toplumsal meşruiyete ihtiyaç duyulmadan yönetilecek bir ülkedir. Bu durum, ciddi bir ekonomik kriz, girişilecek bir savaş sonrası aleni hezimet veya AKP içinden büyük kopuşlar olmaması durumunda düşünüldüğünden çok daha uzun sürebilir. Bu siyasi mimarinin gerçekten duvara çarptığı tek siyaset alanı ise dış siyaset. AKP Hükümeti için dış siyaset halka gündelik yalan servis etme alanı olabilir ama diğer aktörler için değil. Ortadoğu’da oldukça ciddi gelişmeler yaşanıyor.
Rusya-İran-Suriye bloğu son haftalarda Suriye’de çok önemli kazanımlar elde etti. Rejim kaybettiği alanları gün be gün geri alırken tüm aktörler artık IŞİD sonrasına hazırlık yapıyor. Nitekim, Reqa’nın yüzde 65’i SDF’nin kontrolünde ve operasyon Eylül sonunda veya Ekim’de tamamlanmış olacak. Suriye’nin güneyindeki muhalifler anlaşmaya razı, Deyrezzor ise SDF ile rejim arasında paylaşılacak ya da tamamen rejime kalacak. İdlib meselesi de artık operasyonel bir mesele. Savaşı kazanmakta olan blok, Türkiye’yi ve/veya YPG’yi belirli düzeylerde dahil ederek İdlib üzerinde de kontrolü sağlayacak. Lakin hala ortada büyük bir soru işareti var: IŞİD askeri anlamda bitirildikten sonra Suriye ve Irak’ta ABD’nin esas politikası ne olacak? Bu soru ABD medyasının ve düşünce kuruluşları endüstrisinin gündemine bu hafta girmeye başladı. Şimdilik genel kanı, ABD’nin IŞİD sonrasında Suriye’den çekileceği ve siyaset sahasını Rusya’ya bırakacağı yönünde. ABD’nin SDF’nin kontrol ettiği alanlara yerleşmesi durumunda, ABD’nin IŞİD’e karşı elde ettiği zaferin kurbanı olacağına ilişkin çok sayıda yorum var. Diğer yandan bu yorumların Pentagon’un siyaseti üzerinde pek de etkili olmadığını biliyoruz. Nitekim, tüm orta vadeli risklere karşı ABD’nin Suriye’de ayak basabildiği bir toprak parçasına ihtiyacı var.
IŞİD öncesi ve sonrası kıyaslandığında karşımızda yepyeni bir Ortadoğu tablosu var. Suriye’de kazananlar Rusya, İran, Suriye, YPG ve KDP olurken kaybedenler Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, BAE, Suriyeli Muhalifler ve Cihatçılar oldu. ABD dahil tüm aktörler artık bu tabloyu kabul etme noktasında. Ama ciddi bir mesele var. Savaş öncesi ile kıyaslandığında İran ve Hizbullah; Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de “fazla” güçlenmiş durumdalar. En azından rakipleri öyle görüyor. İsrail ve Suudlar bu durumdan fazlasıyla rahatsız. Tablo karmaşık değil. Ya ABD ve Rusya IŞİD sonrasında birlikte Suriye ve Irak’ı yeniden şekillendirecek ya da başını İran ve İsrail’in çektiği bölgesel savaş tehlikesi baş gösterecek. İlk olasılık söz konusu olursa, Kürtler için hem Irak’ta hem de Suriye’de IŞİD’le mücadele edilirken elde edilen kazanımların uluslararası kamuoyunda tanınması ve tescillenmesi daha yüksek bir olasılık. İran ve Türkiye’yi fazlasıyla rahatsız eden ve yakınlaşmalarına yol açan ihtimal tam olarak bu. İran’ın tek başına var olan dengeleri Kürtler aleyhinde değiştirme gücü var ama Türkiye’nin yok. Türkiye ile İdlib-Efrîn pazarlığını yapanın Rusya’dan ziyade İran olduğu da seçilebiliyor.
IŞİD sonrası tabloya ilişkin artık iki temel mesele var. Birincisi, Suriye özelinde İran-İsrail gerilimi. Geçen haftanın en önemli olayı Netanyahu'nun Putin ile yaptığı görüşmeydi. İsrail bu buluşmanın sonucundan pek memnun kalmadı. Nitekim İsrail’in, İran’ın Suriye’de makul derecede sınırlandırılması talebini Rusya’nın gerçekleştirebilme gücü olup olmadığı tartışmalı. Malum, İran, Rusya’ya yaslanarak değil kendi özgücüyle Suriye’de bulunuyor. ABD kendi Suriye planını ortaya koyana kadar, yani İran’la çatışmasını hangi askeri düzeye taşıyacağına karar verene kadar bu mesele yakıcılığını sürdürecek. IŞİD sonrasına ilişkin ikinci mesele ise Kürtlerin statüsü. Eğer ABD ve Rusya, İran’ı diplomatik yollarla sınırlayabilirlerse ve Türkiye, İdlib operasyonuna sadece minimal düzeyde dahil edilirse, Suriye’de Kürtlerin özerk statüsünün resmen kabul edileceği bir siyasi çözüm gerçekleşebilir. Aksi halde, Kürtler Kobanê sonrasında Suriye’de ikinci kurtuluş savaşlarını Efrîn’de sergilemek durumunda kalacaklar.