Nazmi GÜR
Restorasyon (Fr. Restauration), Fransızcadan Türkçeye geçen bir kavram. Kelime anlamı: yenileme.
Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı ile yerine kurulan yeni ulus devlet, Fransız Devlet modeli örnek alarak kurulmuştu. Bu gün, “tek dil, tek bayrak, tek millet, tek devlet” diye özetlenen “ulus devlet” gerçek merkezi bir devlet olarak varlığını sürdürdü. Yaklaşık yüz yıllık bu “laik”! devlet çözümden çok kriz üretti. Ülkedeki farklı inançları ve etnik çoğulculuğu reddetti. Tepeden dayatılan bir “ulus inşası” hevesi ile uygulanan asimilasyon ve toplumsal mühendislik çabaları, özellikle Kürtler açısından, sonuçsuz kaldı. Gelinen aşamada , 95 yıllık düzen, artık 21.yy’da “ihtiyaçlara” cevap veremez hale geldi. 95 yıl boyunca yurttaşı ile “kavgalı” devletin varlığı (birileri beka diyor), yönetim krizleri ve darbe üretir hale geldi. 95 yıl sonra, ülkeyi yönetenler, “ulus devleti” yenileme çabası içine girdiler. Sovyetlerinde, dağılmadan önce, bir “yenilenme” süreci sonrası yıkıldığını biliyoruz.
24 Haziran sonrası Türkiye’de olup bitenleri, iktidar yanlıları “devrim” olarak nitelese de, yapılanlar, tek adam yönetim anlayışını, yukarıdan aşağıya doğru, otoriter rejimi kurumsallaştırmak için yapılan düzenlemelerden ibaret.
Yapılan törenler, yeni icat edilen kimi ritüeller, “eskinin” yerine ikame edilen “yeninin” nasıl olacağı konusunda yeterince ip ucu veriyor.
Adına “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” denilen yönetim yürürlüğe girerken, “artık bana Başkan diye hitap edebilirsiniz” söylemini, ”yeni düzenin” ilk mesajı olarak algılayabiliriz. İlk mecliste toplanan kabinenin sembolik mesajı ise çok daha anlamlı.
Hemen ardından, 16 Nisan referandumu ile yapılan Anayasa değişikliklerinin verdiği yetkiler, ard arda çıkarılan Cumhurbaşkanı Kararnameleri ile, nasıl işleyeceği meçhul, eskiye kıyasla, daha merkezi ve otoriter bir devlet yönetimi oluşturuldu. Tüm devlet yönetimi, tek kişiye-saraya bağlandı. Çıkarılan kararnameler, devlet yönetim rejiminde köklü değişiklikler öngörüyor. Devletin tüm kurumları, tek adam iradesine bağlandı. Ekonomi yönetimi, güvenlik, dış politika gibi önemli alanlar, bundan sonra, sarayın mutlak iradesi altında olacak.
Yürütme yetkilerinin sınırsız bir biçimde “tek adamın” elinde toplanması beraberinde “keyfi” yönetim anlayışını kaçınılmaz olarak getirecektir. Yasamanın, yani parlamentonun bu “gücün” dışında hareket etmesi düşünülemez. “Güçlü yönetim, sembolik parlamento” …bu dönemin en belirgin özelliklerinde biri de bu olacak sanırım. Yasama yetkisi, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile sınırlandırılmış, hükümeti ve sarayı “denetleme” yetkisi ortadan kaldırılmış bir parlamentonun “sembolik” bir rolü dışında, başkaca bir işlevi olamayacaktır.
Yargı erkinin bu gelişmelerin dışında düşünmemiz elbette mümkün değil. Danıştay ve Yargıtay üyeliklerine yapılan yeni “atamalar”, yargının geleceğine ilişkin fikir verecek nitelikte.
OHAL’i kaldırıyorum derken yerine konulacak yasal değişiklikler, OHAL’i aratacak nitelikte. Yine “Fransa’dan” örnek alarak, OHAL’i kalıcı hale getiriyorlar. Kararnamelerle, toplumsal muhalefetin ayakta kalmayı başarmış demokratik dinamiklerini yok etme girişimleri hemen başladı. Kamu yararına faaliyet gösteren meslek kuruluşları ve birlikleri de susturmaya başladılar. Devlet Denetleme Kurulu, demokrasi talebi ile sesini yükseltecek Sivil Toplum Kuruluşları için artık kalıcı bir “Kayyum” niteliğinde olacak.
Ulus devlet; çoğulcu-demokratik cumhuriyet ekseninde, insanı merkezine alan, hak ve özgürlüklerin evrensel kriterlere uygun, hukukun üstünlüğünün sağlandığı, demokratik bir ekonomik düzenin işleyeceği demokratik dönüşümle aşılırsa; Türkiye sorunlarını çözebilme kapasitesine ulaşabilir.
Her alanda “tek adam” rejiminin otoriter karakterini “zorla” dayatacaklar. Ancak, toplumun demokrasi ve özgürlük taleplerini asala geriletemeyecekler. Zor ve dayatmacı “restorasyon” çabaları sonuç vermeyecektir.
Bu “restorasyon” dikiş tutmaz.