Başlık, “sıkışınca saldırganlaşmak” da olabilirdi tabii.
Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, son zamanlarda başbakanın söylemine hakim olan agresif tarz, gerçekte onun ne kadar sıkıştığının somut bir emaresi.
Geçen haftadan bu yana AKP’nin on yıllık icraat bilançosu tartışılıyor. Başbakan, on yılda yaptıklarıyla övünedursun, AKP’nin halk nazarındaki “on yıl tablosu” gayet net.
Hükümetin çokça dillendirdiği komşu ülkelerle sıfır sorun hedefinden, nasıl savaşın eşiğine gelindiğini hep beraber gördük. İktidarın açılımlar furyasıyla sözde yakalamak istediği “ileri demokrasi”nin, azınlıklara ve farklı inanç gruplarına hakaret ve aşağılama şeklinde uygulandığını da gördük.
Oysa bir zamanlar başbakanın hitap şekli ile kitleleri etkileyebilme yeteneğinden söz edilirdi. Söyledikleri, çoğu zaman boş olsa da “boş”luğu süsleyerek ifade etme becerisiyle ünlüydü.
Şimdi ise birbirine taban tabana zıt, tutarsız ve temelsiz söylem biçimiyle, diline yerleşen küfür tadında belirlemelerle, “liderlik karizması”na oldukça uzak, şaşkın bir başbakan görüntüsü var karşımızda.
Kendisi ve partisine yönelik bütün eleştiri ve itirazları, idam sehpasında boğmak ister gibi tahammülsüz. Milyonların gözüne baka baka gerçekleri çarpıtıp, aşikar olanı yok sayacak denli pervasız.
Dün Erdal Eren’in ardında bıraktığı mektubu, meclis kürsüsünden okuyup ağlayacak kadar güya “insancıl”, bugün yakında açlık grevlerinde kaybedilebilecek onlarca cana, kitlesel ölümlere kayıtsız.
Olası ölümlerin dile getirilmesinden bile rahatsız. Sorunlara çözüm olarak; görmemeyi, duymamayı, bilmemeyi öğütleyen, inkarcı bir zihniyet. Politik rant için her yolu mubah sayan bir anlayış.
Bir taraftan göstermelik de olsa 12 Eylül cuntacılarını yargılamaya kalkan, diğer taraftan idam cezasını geri getirmek için faşist politikaların peşine düşmüş bir siyaset.
Muhalefet Partisi’ni köşeye sıkıştırmak için Dersim Katliamını devlet nezdinde tanıyan ama Roboskî’de onlarca insanın katledilmesine kılı kıpırdamayan bir sorumsuz devlet kişiliği.
Suriye’de tek bir ölüme tahammül edemeyeceğini vurgulayan sözüm ona duyarlı bir devlet adamı, kendi ülkesindeki ölümleri teşvik eden bir siyasetçi portresi.
Ve daha bu liste böylece, tutarsızlık abidesi olarak uzar gider…
Uluslararası siyaset arenasında gittikçe değer kaybeden, halk karşıtı politikalarıyla da ülke içinde desteğini yitirmeye devam eden bir iktidarın, saldırganlık dozunu giderek artırması, köşeye sıkışmışlığın bir ifadesi olarak yorumlanabilir ancak.
Devlet ve devletin sahibi siyasetçiler, ortak oldukları suçların üstünü örtmek için sürekli medyaya telkinde bulunuyorlar, muhalif basını tehdit ediyorlar.
“Yatıp kalkıp Roboskî demeyin” diyordu ya başbakan. Hafızalarımızın dumura uğratılmak istenmesine inat; biz de diyorduk ya; “sorumluları bulunup, hak ettikleri cezayı alana kadar, yatıp kalkıp Roboskî diyeceğiz!” diye.
Şimdi de sürekli kendimizi tekrarlamaktan hiç bıkmadan, sesimiz duyulup yetkililer tarafından ciddiye alınıncaya kadar, yinelemeyi ve haykırmayı boynumuzun borcu biliyoruz. Ve diyoruz ki; şu an hapishanelerde ve ülkenin dört bir yanında artarak süren Açlık Grevi Eylemi, acilen ve özgürlük tutsaklarının talepleri doğrultusunda sonlandırılıncaya kadar, tek gündemimiz olmaya devam edecektir.
Öte yandan; diasporadaki Kürtler ve dostlarının yoğun eylemleri ve diplomasi çabaları neticesinde, açlık grevinin kritik aşaması, Avrupalı siyasetçilerle Avrupa basınının dahi gündeminde yer bulabiliyorken; CHP genel başkanının açıklamalarına “ibretlik” demek abartı olmaz herhalde.
 Açlık grevleri sonucu olabilecek ölümlerden hükümet sorumludur diyen Kılıçdaroğlu, açlık grevinin temel taleplerinden de biri olan anadilde eğitim hakkına ilişkin, “ülke henüz buna hazır değil” açıklamasıyla, çözümsüzlüğe katkı sunmaktan geri durmadığını ortaya koyuyor.
Ülkenin en yakıcı sorunu konumundaki açlık grevine çözüm olarak, taleplerin karşılanmamasını önerebilen ana muhalefet partisi, “ölüm istemiyoruz” şeklindeki kendi söyleminin samimiyetsizliğini de kanıtlıyor.
‘İktidarı ne ki, muhalefeti ne olsun’ diyebilirsiniz. Doğrudur da. Ama öyle bir aşamaya gelindi ki şu an, iktidar- muhalefet kim olursa olsun, gerçekten insan olan hiç kimsenin asla kayıtsız kalamayacağı bir noktadayız. İnsan olanla, olmayanı kalın çizgilerle birbirinden ayıran hassas ve tarihi bir moment. 
Öyle bir süreçteyiz ki; bu süreci, aklın sağduyusu ve insan olmanın duyarlılığıyla karşılamayıp, ölümlere davetiye çıkarmaya devam edenleri, halklar da tarih de asla affetmeyecektir!