Tayyip Erdoğan’ın liderliğini yürüttüğü uluslararası hırsızlık şebekesinin gözler önüne serildiği 17-25 Aralık vakası iktidar gücü ile yok sayıldı. Öyle ki bu olayın bir skandal olduğunu söylemek dahi suç sayılır hale geldi. Vaka bu şebeke sadece kamunun parasını çalınmış olsa idi mesele üstü örtüldüğü ile kalır kısa zamanda da unutulur müruruzamana havale olurdu. Gelin görün ki İran’a yönelik ABD ambargosunu delerken uluslararası altın kaçakçılığı yanı sıra ciddi bir kara para aklama operasyonu da gerçekleşmiş.
Ayrıca bunlar yapıldığı sırada başbakan koltuğunda oturan da çetenin reisi Erdoğan. Bugün ABD’de bir cezaevinde mahkeme karşısına çıkacağı günü beklen Reza Zarrab da çetenin sahadaki operasyon şefi. Zarrab’ın içinde bulunduğu çarkı bile bile neden ABD’ye gitti hala gizemini koruyor. Yine kısa süre önce ABD’de bulunduğu sırada tutuklanan Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın da başına geleceklerden bihaber olduğunu düşünmek pek zor. ABD basınına yansıyan bilgilere göre konuya ilişkin olarak FBI tarafından hazırlanan kırk sayfalık bir raporda Zarrab ile Atilla’nın ilişkisi belgelenmiş. Yani bu rapor Zarrab’ın İran ambargosunu delerken Türk devletinin olanaklarından sonuna kadar yararlandığını gösteriyor.
FBI ajanı Jennifer A. McReynolds imzalı rapora göre ABD, 17-25 Aralık vakasından çok önce Ocak 2013’te Atatürk Havalimanı’nda ele geçirilen ve Zarrab’a ait olduğu anlaşılan 1.5 tonluk kaçak altın operasyonundan sonra çetenin telefonlarını dinlemeye başlamış. Konunun meraklıları hatırlayacaktır 17-25 Aralık sonrası başta Erdoğan olmak üzere birçok çete mensubunun telefon görüşmeleri ortalığa saçıldı. Bunlara ilişkin hiç bir yalanlama da gelmedi.
Görüldüğü üzere ABD Zarrab’ın Türk devleti ile olan organik bağını kanıtlamış. Oysa Erdoğan Eylül 2016’da ABD’ye yaptığı ziyaret dönüşü uçakta Türk gazetecilere bu konuda şunları söylemişti: “Neticede bizim vatandaşımız olduğu için, hukukunu aramak zorundayız. Bu Rıza Sarraf değil de bir başka vatandaş da olabilirdi. ABD, Türkiye’de bir vatandaşının tutuklanmasına nasıl duyarsız kalamıyorsa, biz de herhangi bir vatandaşımızın bir başka ülkede tutuklanmasına duyarsız kalamayız. Kaldı ki gerek Adalet gerek Ekonomi Bakanlığımızın yaptıkları çalışmalara göre, bu kişinin bir suçu da bulunmuyor. İran da aynı şeyi söylüyor. Ancak buna rağmen bu kişi 6 aydır ABD’de tutuklu durumda.”
Erdoğan’ın sözlerine bakılacak olursa Erdoğan’ın Zarrab’ın faaliyetlerinden hiç haberi yok, tavrı sadece sıradan bir vatandaşına sahip çıkma kaygısı.
İşte tam bu noktada çok çarpıcı bir gelişme yaşandı. Zarrab’ın avukatları ABD Başkanı Trump’a yakınlığı ile tanınan New York eski belediye başkanı Rudolph Giuliani ve ABD eski adalet bakanlarından Michael Mukassey’in savunma ekibine dahil olduğunu açıkladı. Ancak ne Giuliani ne de Mukassey’in mahkeme salonunda savunmaya katılmayacakları ifade edildi. Bu iki ismin davadaki işlevi gizli tutuldu.
Çok geçmeden Amerikan The New York Times Gazetesi, yeni avukatları Giuliani ve Mukasey’in Zarrab’ın vekaletini alır almaz, Türkiye’ye giderek Tayyip Erdoğan’la Zarrab adına görüştüğünü yazdı. Böylece bu iki ismin davadaki rolleri anlaşıldı. Zarrab’ın bu önemli iki ulağının bu gizli görüşmede Erdoğan’la ne konuştuklarını bilemek mümkün değil. Ancak bu görüşme sonrası yaşanan bazı gelişmeler ABD’li iki isimin Zarrab adına Erdoğan’ı lisanı münasiple tehdit ettiklerini düşündürüyor.
Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın da ABD’de tutuklanmasının ardından AKP medyasında “reisçi” olarak bilinen Cem Küçük’ün katıldığı bir televizyon programında sarf ettiği sözler bu kanaati güçlendirir nitelikte. Küçük Zarrab olayını şöyle anlatıyor, “Zarrab Türk devletinin bir projesidir. Bizim adamımızdır. İran’a ambargo varken bizim mallarımız, İran’a gidiyordu. Hükümetten önce de nasıl vardı? İki tane firma vardı. Bunge ve Cargill firmaları. Bunlar İsrail ve ABD firmaları. Bunlar o malları İran’a satıyordu. Sonra biz dedik ki biz milyarlarca dolar komisyon ödüyoruz. Niye verelim? Rıza Sarraf geldi. Sarraf, İran’daki iş adamlarının Türkiye’deki parasını kontrol eden kişi. Sarraf ile Babek Zencani düşmandı. Onlar ortaktı diyen aptallar var. Sarraf ile ne yaptık. Kendi malımızı kendimiz verdik. Burada Halkbank işe yaradı. Halkbank burada çok milli bir iş yaptı.”
Davaya ilişkin nasıl yeni bir operasyon yürütülüyorsa Küçük reisi yalanlıyor ve Zarrab’ın bir devlet personeli olduğunu açıklıyor. Ancak saraydan ya da hükümetten bir yalanlama gelmiyor. Saray ve hükümet bu sessizlikle Zarrab’ın kendilerine ait bir “devlet projesi olduğunu” zımnen kabul etmiş oluyor.
AKP iktidarında görev yapmış bir çok bakan ve üst düzey bürokratın bu yolsuzluk çarkına dahil olduğu ortada. Zarrab davası ilerledikçe bu isimlerin birer ikişer ortaya çıkacağı anlaşılıyor.
Görünen o ki Zarrab Giuliani ve Mukassey vasıtası ile Erdoğan’dan kendisinin Türk devletinin İran’a yönelik ambargoyu delme operasyonunda kullandığı bir aracı olduğunun üstlenilmesini istiyor. Aksi taktirde bildiklerini ABD makamları ile paylaşacağını hatırlatıyor. Erdoğan ekibinin içinde yer aldığı bilinen bir gazetecinin bu itirafları bunun kanıtı.