Ali Şeriatî’nin kendine has aceleci, coşkulu söylemi esâs îtibâriyle bir “Öz’e dönüş” çağrısıdır. Şeriatî, “Hangi öze dönelim?” diye sorar ve sıralar: 

 “1- Eğer “ırksal” (Ari/Fars) özümüze dönersek bu faşizm, nasyonalizm, rasizm gibi ulusal ve ırksal cahiliyete düçar olacağımızdan bu dönüş gerici bir dönüş olacaktır.(1) 

2- Eğer “geleneksel dinî” (İslâm/Şia) özümüze dönersek bu zâten çöküşün, gelenekçiliğin, cehâletin, gericiliğin, şahsa tapıcılığın, tekrarcılığın ana sebebi değil midir?”(2) 

O halde hangi öze dönülecektir? Hangi dine, hangi mezhebe ve hangi Şia’ya? Ali Şeriatî’nin kastettiği “öz” kendi tâbiriyle “diri ve yaşayan bir öz”dür.(3) Bir cümlede özetlersek, diyor Ali Şeriatî: “Dayanağımız, İslâmî kültürümüzdür ve bu kültürel öze dönüş de şiarımız olmalıdır.”(4) Çünkü Şeriatî’ye göre bütün özlerden bize en yakın olan öz budur. Şu anda yaşayan, toplumun bünyesinde bir ruh, bir hayat ve iman olarak yaşayan medeniyet ve kültür budur. Bu toplumda bir şeyler yapmak isteyen aydına hayat ve dinamizm verecek olan öz budur.(5) 

Fakat hangi İslâmî özdür bu? Şeriatî’ye göre İslâm var olan haliyle çöküşün, gelenekçiliğin, cehâletin, gericiliğin, şahsa tapıcılığın, tekrarcılığın ana sebebi haline getirilmiştir. Oysa hakiki İslâmî öz; irfân, edebiyat, astronomi ve matematiksel bilimler ve askerî alanlarda yetişen yetenek ve dehâlârla dünyâda kabul gören bir kültürel özdür. Ve öyle kültürel bir öz ki rönesans geçirmiş bir Avrupalı’ya karşı “Ben büyük İslâm kültürüne mensubum” diyebileceğimiz bir özdür.(6) 

Ali Şeriatî, görkemli geçmişe sâhip bir uygarlığın mîrâsçısı olduğunun farkındadır. Tıpkı İkbâl gibi “Ey Doğu milletleri! Şimdi ne yapmalıyız?” veya Mehmet Âkif gibi “Nerede İbn-i Rüşd, hani Gazâlî görelim?”, veya Necip Fazıl gibi “Nerede ardından çil çil kubbeler serpen ordu, cömert Nil, yeşil Tuna?” diye kendi kendine sormakta, âdeta bunun acısıyla kıvranmaktadır; “Bunlar, bu adamlar, bu görüntüler, bu sîmâlar, bu medenî kişilikler, bu doğurgan ve üretken yetenekler, bende ve benim medeniyetimde yaşıyor.”

Ali Şeriatî, böylesi bir durum karşısında suçu “Batılılara” yükleyerek işin içinden kolayca sıyrılma kolaycılığına kaçmaz. Tam bir yenilikçi edasıyla önce “içeriyi” sorgulayarak işe başlar; Şu an ki yaşanan din, sorunları, idealleri, düşünceleri çok öncelere, oradan ölüme ve ölüm sonrasına aktaran ve “bu dünyâyla” hiçbir işi olmayan bir dindir. Böyle bir dinde insanların tüm işi âhirete yönelmektir. Ne olgunlukları, ne toplumsal hayatları ve sorumlulukları açısından insanlara, dünyâda hiçbir görev duygusu ve sorumluluğu yüklememektedir bu din. Ve öyle bir din ki toplumsal sorumluluk taşıyan her aydın ondan bıkkındır ve ondan kaçmaktadır. Oysa Şeriatî’ye göre İslâm’ı, çöküşün etkenleri olan bilgisiz ve uyuşuk “geleneklerin” tekrarı biçiminden çıkarıp, bilgi veren, ilerici, mücâdeleci, uyandırıcı, aydınlatıcı bir “ideoloji” şekline çevirmeliyiz. Çünkü İslâm öze dönmek ve özden başlamak isteyen, ister dindar ister dinsiz aydınlar için, bilgi, bilinç ve sorumluluk verici olmalıdır. Bunun için de toplumda var olan, bizim gerçek insanî kişiliğimize ve mânevî gerçeklerin derinlerine dayanan, sağlam bir sermaye ve gıdadan beslenen, kendi ayakları üzerinde duran bir “dinî öz” yakalamalıyız. Şu halde İslâm’ı toplumsal “gelenek” biçiminden, bir “ideoloji” biçimine, eğitimi yapılan bir “proğram” biçiminden, bizzat bilgi-bilinç-uyanıklık veren bir “iman” biçimine, âhirete yönelik sevap kazanmak için yapılan “şiarlar, alamet, tören ve gösteriş” biçiminden, insana ölümden önce sorumluluk, hareket ve fedakarlık bağışlayan büyük bir “güç” biçimine sokmak gerekir. Büyük bir maddeyi patlatan kimliğiyle aydını, toplumuna “aşk ve bilgiyi” geri getirip nesline büyük “Prometeus”(8) mûcizesini gerçekleştirecek bir biçim ve çehreye kavuşturmak gerekir. Bu bilgi ve iman ile yüklü mûcize, açık bir güç olarak ortaya çıkacaktır. Donukluk aniden harekete, cehâlet bilgiye dönüşecektir. Şu birkaç asırlık çöküntü ansızın bir dirilişe, yaşayan bir kıyamete, bir harekete dönüşecektir. Hem böylece aydın, kendi güçlü, yaşayan ve bilgili “özüne” dönerek Batı’nın sömürgeciliğine karşı duracak ve din gücüyle “uyuşturulan” toplumu yeniden din gücüyle “uyandıracak”, harekete geçirecektir. Üretken ve anlam yüklü bir insan kitlesi olarak ayakları üstüne dikecektir. Hem kendi kültür, medeniyet ve mânevî kişiliğini sürdüren bir nesil oluşacak, hem de Allah’ın nûrunu yeryüzüne yansıtan birer “Prometeus” biçiminde bir nesil ortaya çıkacaktır.(9) 

Açıkça görülüyor ki Ali Şeriatî “öze dönüş” derken “gelenekçi” İslâm’ı (ve Şia’yı) değil “yenilikçi” bir İslâm (ve Şia’yı) anlamaktadır. Ona göre geleneğin İslâm’ı Emevîlerin, Abbâsîlerin İslâmı’dır. Geleneğin Şia’sı Safevîlerin, yeniliğin Şia’sı da Ali’nin, Ebûzer’in ve Ammar’ın Şia’sıdır...

Şu halde Ali Şeriatî, çağdaş İslâm düşüncesinin en çarpıcı yenilikçi sîmâlarından birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Onun insanları çağırdığı “öz” İslâm’ın yenilikçi özü olduğuna göre acaba İslâm’ın temellerini nasıl anlamaktadır?

Ali Şeriatî, her dini anlamak için öncelikle “O dinin (ideolojinin, dünyâ görüşünün) öncelikle tanrısı, kitabı, Peygamberi (önderi) ve yetiştirdiği sîmâlar iyi bilinmelidir.” der.(10) 

İslâm’ı bu çerçevede yorumlamadan önce diğer din ve felsefelerin durumunu anlatır. Târihte yaşamış büyük din kurucularını ve filozoflarını birbirileriyle mukayese eder.(11) Ona göre Çin medeniyeti başlangıçta dünyâcı bir anlayışı yansıtıyordu. Daha sonra Laotsu geldi ve öte dünyâ inancı olan bir din getirdi. Çinlileri öbür dünyâya öyle bir çekti ki yaşam zevklerinden pay almaya her zaman hırslı olan bu insanlar, rahip, sofi ve mistik oldular. Sonra da Konfüçyüs gelerek toplumu tamamen dünyâ alanına çekti. Binbir gece masalları ve racalar diyarı Hindistan’da Mahavira ve Buda insanları öbür dünyâya yönelttiler, onları zühd, ruhbanlık, mistiklik ve nefis tezkiyesine yönlendirdiler. Bugün de Hindistan, mistiklerin çivi üzerinde uyuması, tek bir hurma ya da badem ile kırk gün oruç tutmanın, ruhi eksersiz yapmanın ve sonra da uygarlık ve yaşam sahnesinden çekilmenin yaygın olduğu bir yerdir. Avrupa’da Roma, cinayetler, kan dökücülük, materyalizm, politik ve askerî otorite ile dünyâ üzerinde egemenlik kurdu. Sonra İsa geldi toplumu öte dünyâya doğru yöneltti. Sonra Romalılar dünyâdan yüz çevirerek bu sefer âhirete yöneldiler, mânâstırlara kapandılar, inzivaya çekildiler. Ortaçağa Hıristiyan kiliseleri egemen oldu. Bu öyle bir sapmaydı ki nihayet çaresiz rönasans geldi. Bu kez Avrupalılar tekrar dünyâya yöneldiler, giderek modern insan öyle bir hale geldi ki gâyesiz ve bencil hırslarıyla ürettikleri teknoloji yaşamı kolaylaştıracağız derken yaşamın kendisini unutturdu. Böylece bugün insanlık yeni bir mesih bekler hale geldi.(12) 

Ali Şeriatî’ye göre bu mesihî soluk, paygambere varis olan ve toplumda onun yaptığı işi yapacak olan “aydın”dır. Toplumunu “öze dönüşe” çağırarak kurtaracaktır. Söz konusu öz ise diğer dinlerin aşırılıklarına ve sapmalarına düşmemiş olan “İslâm”dır:

“İslâm’ın Allah anlayışı iki boyutlu, iki yönlü bir Allah’tır. Hem Yehova’lık yönü (Yehud’un Allah’ı) olan bir Allah’tır ki toplumcu, dünyâya önem veren, siyâsî, haşin, şedidu’l-ikap (cezâlandırması ağır) ve otoriterdir. Hem de İsa’nın Allah’ı (Nasara’nın Allah’ı) gibi Rauf, Rahim ve Rahman’dır. Bunların hepsi Kur’an’da geçen Allah’ın sıfatlarıdır... İslâm’ın kitabı tıpkı Tevrat gibi toplumsal, politik ve askerî ahkâmı içeren, hatta savaşmaktan, esir almaktan, esiri azad etmekten bahseden, yaşama karşı özendiren, dünyâyı inşâ ve mamur etmekten, düşmanla savaşımdan bahseden bir kitaptır. Öte yandan İncil gibi nefsin arındırılmasından, ferdin ruh ve yüce ahlâk bakımından sevgi ve takva ile dolu olmasını öğütleyen bir kitaptır... İslâm’ın Peygamberi tek bir ruhta toplanmış birbirine zıt iki yönü olan birisidir. Muhammed, devrimci ve savaşçıdır fakat aynı zamanda müttaki ve zahid bir insandır... İslâm’ın yetiştirdiği insanlar da böyle iki yönü tek bir kişilikte birleştirmiş insanlardır. Ali, Ebûzer ve Selman hem adâlet için savaştan çekinmeyen, hem de geceleri abid ve zahid olabilen, arifane insanlardır...(13) 

Şeriatî’ye göre aydın, Peygamberî bir misyon üstlenmeli ve temel özellikleri bunlar olan “öze dönüş” hareketini başlatmalıdır. Aydın aynı zamanda ideal bir insan olmak durumundadır. İdeal insan, tabiattan kalkarak Allah’ı anlamaya çalışır; insanlığı arar, Tanrı’ya ulaşır. Tabiata gözlerini kapamaz, insanlığa sırt çevirmez. Elinde Sezar’ın kılıcını tutar ama, göğsünde Hz. İsa’nın yüreğini taşır. Sokrates’in beyniyle düşünür ve Allah’ı Hallac’ın kalbiyle sever. Alexis Carrel’in özlediği gibi, bilimin ve Tanrı’nın güzelliğini görür; hem Pascal’ın, hem Descartes’ın sözlerine kulak verir. Buda gibi, eğlence ve bencilliğin fildişi kulesinden iner; Laotse gibi yaratılıştaki gizli hikmetleri, Konfüçyüs gibi toplumun akibetini düşünür. Spartaküs gibi kölecilere başkaldırır. Hz. İsa gibi aşk ve barış, Hz. Mûsa gibi cihad ve kurtuluş mesajı verir. Felsefî konulara dalarak insanların akibetine ilgisiz kalmaz, siyâsetle uğraşması da onu demogoji ve şöhretperestliğe götürmez. Ne bilim onu inançtan, ne inanç onu düşünmekten ve aklını kullanmaktan alıkor. O, cihad ve içtihâd, şiir ve kılıç, yalnızlık ve inanç, duygu ve akıl, kudret ve aşk, inanç ve bilgi adamıdır. O, Tabiat, târih, toplum, ve nefis zindanından kurtulmuş bir insandır...(14) 

Şeriati’nin ekonomi-politik görüşlerini şu şekilde özetleyebiliriz; “Hâbil ve Kâbil kıssası, kökeni aynı anne ve baba olan insan birliğinin, ayrılığa ve sürekli didişmeye nasıl düştüğünü beyân eder. Kardeşçe sevgi düşmanlığa, birlik ise bölünmeye yol açmıştır. Hâbil, insanların, hiçbir şeyi tekelleştirilmediği, tabiatın nimetlerinden serbestçe yararlandığı çobanlık, avcılık ve balıkçılık döneminin sembolüdür. Kâbil ise, tamah, tekelcilik, özel mülkiyet, bencillik, tabiata sâhiplenme, mülk hırsı, başkalarını sömürmenin başladığı tarım ve özel mülkiyet döneminin sembolüdür. Kıssada Hâbil’in kurban olarak deve, Kâbil’in de buğday getirmesi birisinin çoban diğerinin çiftçi olduğunu gösterir. Böylece Kâbil’in Hâbil’i öldürmesiyle birlikte efendi ile köle, yönetici ile yönetilen, sömürücü ile sömürülen, katil ile maktul çatışması başlamıştır. Kâbil sınıfı, insanlık târihi boyunca daima egemen olan sınıftır. Hâbil ise mazlum ve yönetilen halkı (en-nas) temsil eder. Kâbil kutbunun üç yüzü vardır; altın-güç-para. Kur’an’da zikredildiği şekliyle; İslâm’da bu üç yüzden Firavun siyâsî gücü, Karun zenginlik ve ekonomik gücü, Haman (Bel’am) da resmi, yönetici dinî ruhbanlığı temsil eder. Bunlar, tek olan Kâbil’in, üç tabaka halinde tezahürüdür. Firavun-Karun-Haman (Bel’am) olarak nitelenen üçlü yönetici sınıf Pers, Yunan, Roma ve benzeri tüm eski medeniyetlerde kitleleri yönetmişlerdir. Çağlar boyunca Kâbil sınıfı, bu üç ‘yüz’ vasıtasıyla insan kitlelerini yönetmeye devâm etmişler, kitleleri sömürerek serveti tekelleştirmişler, egemen olmak için hükûmetler ve kurumlar oluşturmuşlardır. Meşruiyetlerini pekiştirmek için de dinleri kullanmışlardır. Âdem kıssası nasıl insan felsefesinin kaynağı ise Hâbil ile Kâbil kısası da târih felsefesinin kaynağıdır. Kâbil’in silâhı “din”di, Hâbil’in silâhı da “din”dir. Bir tarafta Kâbil’in şirk dini, diğer tarafta Hâbil’in tevhid dini. Bir tarafta Kâbil’in insanları uyuşturan, statükocu dini, diğer tarafta Hâbil’in canlı ve devrimci dini. Bu iki din, bu iki kutup arasındaki mücâdele Kâbil ölüp Hâbil’in düzeni kurulana kadar devâm edecektir. Bu kaçınılmaz devrim Kâbil târihinin sonu olacaktır. Adâlet ve eşitlik temelleri üzerinde birlik ve kardeşlik sağlanacaktır. Târihin kaçınılmaz gidişi budur. Geleceğin bu kaçınılmaz devrimi, Hâbil ile Kâbil’in mücâdelesiyle başlayan, yönetenle yönetilen arasındaki diyalektik çatışmanın zirvesi olacaktır. Târihin kaçınılmaz sonucu adâletin, eşitliğin ve özgürlüğün zaferi olacaktır. (15) “Adâlet”, bir toplumda üst yapıyla ilgili bir meseledir, “Kıst” (hisse, pay) ise alt yapıyla ilgilidir. Adâlet vaz edilmiş kânûnların esâsına göre kişiler arasındaki ilişkide ortaya konulmuştur. Fakat kıst iktisadî alt yapıdır, bir kişinin toplumda sâhip olduğu pay esâsına dayanmaktadır. Bir ülkenin adâletli olması için adliye kurumunun ıslah edilmesi gerekir, oysa kıst için bu yetmez, iktisadî alt yapının da değiştirilmesi gerekir. Kıst, mülkiyet düzeninde sosyal bir devrimle mümkündür. (16) 



KAYNAKÇA:

(1) Ali Şeriâtî; Öze Dönüş (çev. Kerim Güney), Kitabevi, İst., 1999, s. 38

(2) Öze Dönüş; a. g. e., s. 40-41

(3) Öze Dönüş; a. g. e., s. 40

(4) Öze Dönüş; a. g. e., s. 41

(5) Öze Dönüş; a. g. e., s. 40-41

(6) Öze Dönüş; a. g. e., s. 40

(7) Öze Dönüş; a. g. e., s. 40

(8) Prometeus, Yunan mitolojisinde tanrı Zeus ve diğer tanrılar Olimpos dağındaki konaklarında uyurken kutsal ateşi (bilgiyi) gizlice onlardan çalıp insanlığa getiren kahramandır. Sonra işlediği bu günahtan dolayı tanrıların gazabına uğrar. Batı düşüncesinde Prometeus insani uygarlığın sembölü olarak göklere çıkarılır. Ali Şeriâtî, eserlerinde sık sık Batı düşüncesinin temeli olarak gördüğü bu Yunan mitolojisiyle, İslâm düşüncesinin temeli olarak gördüğü Kur’an’daki Âdem kıssasını karşılaştırır. Birinde insan tanrılardan gizlice bilgiyi çalmakta ve bunun için gazaba uğramaktadır. Diğerinde ise tanrı (Allah) yarattığı insana melekleri secde ettirmekte, ve bilgiyi (esma) bizzat öğretmektedir. Dahası Peygamberlere Cebrail aracılığıyla bilgiyi ulaştırmakta, insanlara rahmet ve merhametiyle yol göstermektedir. Bir Yunan’ın Zeus’una bakın, bir de Kur’an’ın Allah’ına! (Ali Şeriâtî; İnsan (çev. Şamil Öcal), Fecr, Ank., 1997, s. 44-45 vd.) Şeriâtî burada Prometeus’un, İslâm’daki karşılığını Peygamber olarak görmektedir. Prometeus, bilgiyi tanrıdan çalarken, Allah’ın seçtiği Peygamber vahiy olarak almakta ve bununla uygarlığın temelini atmaktadır Şeriâtî’ye göre Peygamberin yerini ise bugün ona varis olan “aydınlar” yapacaktır. Premeteus mûcizesi dediği şey, Peygamber varisi aydınların, Allah’ın vahyi ile toplumlarını aydınlatmaları, yeni bir uygarlık için öncülük yapmaları., toplumu bu ilâhî bilgilerle harekete geçirmeleridir...

(9)  Öze Dönüş; a. g. e., s. 42

(10)  Ali Şeriâtî; İslâm Sosyolojisi (çev. Kenan Sökmen), Birleşik, İst., 1998, s. 68-69

(11) Şeriti’nin en başarılı ve dikkat çeken yönü de burasıdır.

(12) Şeriâtî; İnsan, a.g.e., s. 21-22, İslâm Sosyolojisi; a.g.e., s. 75-89

(13) Şeriâtî; İnsan, a.g.e., s. 22-23, İslâm Sosyolojisi; a.g.e., s. 86-87

(14) Şeriâtî; İslâm Sosyolojisi; a.g.e., s. 126-127

(15) İslâm Sosyolojisi; s. 97-112, Yarının Târihine Bakış; s. 29-34

(16) Şeriâtî, daha da ileri gederek “Kıst’ın aslı, Marksistlerin düşündükleri, sosyolojide keşfettikleri ve sosyalizmin iddiâ ettiklerinin aynısıdır!” demektedir. (Ali Şeriâtî; Dinler Târihi (çev.Erdoğan Vatansever), Kırkambar, İst., 2001, s. 310-313.)