- Rıza Altun bir kuşağın insanıydı. Giderek daha az rastladığımız bir devrimci karakterin son büyük temsilcilerinden biriydi. Söylediği sözün bedelini önce kendi hayatında ödeyenlerden, önderliği makamla değil yaşamıyla kuranlardan ve tüm bir kuşak üzerinde ağırlık yaratabilenlerdendi.
- Tuzluçayır’ın yoksul Kızılbaş Kürt çocuklarından biri olarak başladığı hayatını, halkının yetiştirdiği önemli siyasal akıllardan biri olarak tamamladı. O ilk yılları anlatırken hatırladığı bir miting sahnesi başlangıcın ruhunu iyi gösterir... “Son Samuray” benzetmesi belki de tam burada anlam kazanıyor.
- Geriye onun adına cevaplar üretmekten daha önemli bir şey kalıyor: Hayatının bıraktığı ölçüyü anlamak, geçmişi kutsamadan ona sadık kalmak, değişmekten korkmadan kendini unutmamak. Belki son samuraylardan geriye kalan da budur. Bir kılıç değil. Bir ölçü.
HÜSEYİN SALİH DURMUŞ
Hayat bizlere Rıza Altun üzerine bir daha yazma fırsatı verir mi, bilmiyoruz. Belki de bu, onun anısına yazdığımız son yazı olacak. İnsan bazen birinin ardından söylenecek sözlerin bittiğini sanıyor, oysa zaman geçtikçe bazı yokluklar küçülmüyor, insana neyin eksildiğini daha derinden hatırlatıyor. Zira bazı insanlar yaşadıkları dönemin yalnız tanığı olmazlar, o dönemin karakterini belirler ve üzerlerinde taşırlar. Sözleriyle hayatları arasındaki mesafe, neye inandıklarından çok o inanç uğruna neyi göze aldıklarıyla ölçülür. Rıza Altun böyle bir kuşağın insanıydı. Giderek daha az rastladığımız bir devrimci karakterin son büyük temsilcilerinden biriydi, söylediği sözün bedelini önce kendi hayatında ödeyenlerden, önderliği makamla değil yaşamıyla kuranlardan ve tüm bir kuşak üzerinde ağırlık yaratabilenlerden. Onu farklı kılan yalnız ne kadar uzun mücadele ettiği değildi. Hayatın önüne çıkardığı her yeni durumda değişmek zorunda kalırken, neden yola çıktığıyla arasındaki bağı kaybetmemesiydi.
Hafızadan bir ölçüye
“Son Samuray” benzetmesi belki de tam burada anlam kazanıyor. 2003 yapımı Son Samuray filmi, modernleşen Japonya ile tarih sahnesinden çekilmekte olan samuray geleneğinin karşılaşmasını anlatır. Filmin merkezindeki Katsumoto, bağlılığın, onurun ve geçmişle kurulan bağın temsilcisidir. Modern silahlarla donatılmış yeni Japon ordusuna karşı girdiği son savaşta modern gücün ezici üstünlüğü belirleyici olur ve Katsumoto savaş meydanında ölür. Fakat filmin asıl ağırlığı, Katsumoto’nun geride ne bıraktığında ortaya çıkar. Nathan Algren onun kılıcını İmparator’a götürür. Artık o kılıçla savaşılmayacaktır ve Japonya eski düzene de dönmeyecektir. Kılıcın işlevi değişmiştir, savaş aracından hafızaya, hafızadan bir ölçüye dönüşmüştür. Geçmişi yeniden kurmak için değil, geleceğe yürürken nereden gelindiğini unutmamak için oradadır. İmparator, Algren’den Katsumoto’nun nasıl öldüğünü anlatmasını ister. Algren ise ona nasıl öldüğünü değil nasıl yaşadığını anlatacağını söyler. Çünkü bazen bir insanın nasıl öldüğü sadece tarihin bilgisidir, kim olduğunu ise nasıl yaşadığı anlatır. Rıza Altun’la kurduğumuz bağ da bu hafızadadır.
Önemli bir akıldı
Tuzluçayır’ın yoksul Kızılbaş Kürt çocuklarından biri olarak başladığı hayatını, halkının yetiştirdiği önemli siyasal akıllardan biri olarak tamamladı. O ilk yılları anlatırken hatırladığı bir miting sahnesi başlangıcın ruhunu iyi gösterir. Tuzluçayır’dan yaşlı kadınların, başörtülü kadınların, gençlerin ve çocukların da bulunduğu kalabalık bir grupla mitinge gelirler, önlerinde “Kahrolsun sömürgecilik” pankartı vardır. Çevredekiler özellikle kadınlara şaşar: “Bunlar nereden çıktı?” Cevap Tuzluçayır’dı.
Hareket yalnız birkaç genci içine almıyordu, gençlerle birlikte evlere, ailelere, mahalleye giriyordu. Sonra Diyarbakır Zindanı geldi. İnsan iradesini kırmak üzere kurulmuş o cehennemden geçti, işkenceyi yaşadı, açlık ve ölüm oruçlarına girdi, arkadaşlarının şehadetlerine tanıklık etti. 1992’de çıktığında yalnız kendisi değişmemişti, geride bıraktığı hareket de büyümüş, dönüşmüş, çok daha sert ve radikal bir mücadelenin içine girmişti. Suriye’de, Önderlik Sahası’nda karşılaştığı hareket, kuruluş yıllarının dar kadro ilişkilerinden çok uzaktı. Yıllar sonra bunu yalnızca şöyle anlatacaktı: “Ben şaşırdım. Her şeye şaşırdım.”
O bir okul gibiydi
Yoğun biçimde okudu, dinledi, öğrendi. Kurucu kuşaktan gelmek ona “Ben zaten biliyorum” deme ayrıcalığı vermedi. Yeniden çırak oldu. Ustalığının önemli taraflarından biri buydu, gerektiğinde yeniden çırak olabilmek, bildiğini yeniden sınamaktan korkmamak. Çünkü hayatında dikkat çekici bir tekrar vardı: her dönüş yeniden bir başlangıçtı. Kürdistan dağlarındaki yoğun savaş süreçlerinden sonra Avrupa yılları geldi, siyasal ve kişisel kırılmalar, ağır değerlendirmeler ve daralmalar yaşadı. Avrupa’da kalabilecekken yeniden arkadaşlarının yanına, dağlara döndü. Yine geçmişinden bir ayrıcalık istemeden. Onun gücü hiç düşmemesinde değil, her düştüğü yerden aynı insan olarak kalkmaya çalışmamasındaydı. Çünkü insan bazen başladığı yere sadık kalmak için aynı yerde kalmamalıdır. Onun önderliğinin anlamını da burada aramak gerekir. Etkisi makamından çok birikiminden, muhakemesinden ve yarattığı güvenden geliyordu ve arkadaşlarının ona “bir okul” demesi boşuna değildi. Onu bir deniz fenerine benzetmiştik. Deniz feneri geminin dümenine geçmez, kaptanın yerine karar vermez; karanlıkta yerinizi ve yönünüzü görmenize yardım eder. Gerçek önderlik de belki budur, insanlara sürekli ne yapacaklarını söylemek değil, kendisi olmadığında bile doğru soruları sordurabilmek.
Altun ailesinin hikayesi
Fakat Rıza Altun’un karakterini yalnız kişisel yolculuğuyla açıklamak eksik kalır tabi. Arkasında kökleri Dêrsim’den Sarız’a, oradan Tuzluçayır’a uzanan bir Kızılbaş Kürt ailenin hafızası ve emeği vardı. Daha ilk yıllarda o evin kapısı genç devrimcilere açıktı. Rıza Altun, annesinin evdeki siyasal konuşmaları kapının arkasından dinlediğini yıllar sonra anlatıyordu. Hatice Ana yalnız oğlunun arkadaşlarını kabul eden bir anne değildi, zamanla o hayatın maddi ve manevi yükünü taşıyanlardan biri oldu. Bir de daha az konuşulan Aziz amca vardı, evin içindeki siyasal ve radikal devrimci hareketliliği mesafeli izleyen baba. Ama hayat, o mesafenin koruyabileceği hiçbir şey bırakmadı. Çocuklarının ve torunları Salih ile Sinan’ın kayıpları karşısında Hatice Ana ile Aziz amcanın yolları aynı acıda buluştu. Dört erkek, üç kız kardeşten oluşan bu ailenin neredeyse her ferdi ya kendisi mücadelenin içine girdi ya da bir çocuğuyla onun bedeline ortak oldu. Cezaevleri, işkenceler, ayrılıklar ve ölümler kuşaktan kuşağa aynı evin içinden geçti. Bu yüzden Altun ailesinin hikayesi yalnız kayıpların değil, yıllara yayılan büyük bir emeğin de hikayesidir.
Böyle ailelerde tarih yalnız büyük olaylarla hatırlanmaz, bazen geriye küçücük bir yarım kalmışlık kalır. Rıza Altun’un yeğeni Sinan, Xinêre’de şehit düşmeden önce Emre Saltık’ı dinlemek istemişti. Ezgiler ertesi sabaha kalmıştı ve o sabah ezgi değil, ölüm gelmişti. Yıllar sonra Sinan’ı anlatan arkadaşının yüreğinde iki yarım kalmışlık hâlâ duruyordu: parçalanmış yanağına konduramadığı son bir öpücük ve birlikte dinleyemedikleri ezgiler. Tarih ölümleri kabaca tarihlere, yerlere ve nedenlere kaydeder. Aile ise başka türlü hatırlar. Bir annenin bekleyişini, bir babanın sessizliğini, bir kardeşin içinde kalan vedayı. Bazen de dinlenememiş bir ezgiyi, yanağa kondurulamamış son bir öpücüğü yani büyük tarihin kayda geçirmediği ne varsa, aile hafızası onları taşır.
Ölümle yaşamaya alışmak!
Bu yükün önemli bir kısmını kadınlar taşıdı o evde. Hatice Ana’dan Rıza Altun’un kız kardeşlerine kadar o evin kadınları yıllarını, emeklerini ve imkanlarını bu mücadeleye verdiler; cezaevlerinin, kayıpların ve üç parçalanmış aile hayatlarının yükünü sırtladılar. Ama bu hikaye geçmişte kalmadı. O ailede ve Tuzluçayır’da, çocuk yaşta başladıkları mücadeleyi bugün de büyük bir sessizlik ve ölçüyle sürdürenler var, adlarının anılmasını bile istemeden. Bazı bedeller ölümle görünür hale gelir, bazıları yaşayanların omuzlarında bir ömür sessizce taşınır. Rıza Altun hayatının sonlarına doğru kendisine bütün bunlardan sonra ne yapmak istediği sorulduğunda ilk söylediği şey büyük bir siyasal görev değildi. Mezarlara gitmek istiyordu kardeşinin, yeğenlerinin, ailesinden kaybettiklerinin mezarlarına. Onlarla “sohbet etmek” istiyordu. Ne konuşacağını bilmiyordu. “Başlangıç benden başladı” diyordu. Bu bir paye değil, sorumluluk cümlesiydi. Kendisinden sonra aynı yolu izleyenlerin yaşamlarını yitirmesi ve kendisinin hâlâ hayatta olması, onda üstünlük değil, taşınması gereken bir yük duygusu yaratmıştı. Ölümle yaşamaya alışmıştı ama ölümlerine alışmamıştı.
Diyarbakır Zindanı onu durdurmadı
Yapmak istediği büyük muhasebe de burada başlıyordu. Otuz-kırk yıllık çok acımasız bir devrim sürecinden geçtiklerini, “iyi kötü, doğru yanlış” insanın kendi geçmişiyle hesaplaşması gerektiğini söylüyor, bunun için birkaç ciltlik bir kitap yazmayı düşünüyordu. Ama acele etmek istemiyordu, mücadele henüz sonuca ulaşmamışken verilecek erken hükümlerin yanlış olabileceğini düşünüyor, kalıcı bir çözümden sonra geçmişi yeniden değerlendirip yeni bir yol haritası çıkarmak istiyordu.
O kitabın içinde ne olacağını bilemeyiz, onun adına yazamayız da. Ama böyle bir muhasebenin yalnız stratejileri, başarıları ve yenilgileri değil, verilen bedelin neye dönüştüğünü de soracağını düşünmek zor değildir. Geçmişini kutsamak daha kolaydı. O ise sorgulamak istiyordu ve geleceğin önünü açacak bir tecrübeye dönüştürmek istiyordu. Sonra 21 Mart 2019 geldi. Newroz, Kürt siyasal hafızasında direnmenin ve yeniden ayağa kalkmanın en güçlü sembollerinden biridir. Rıza Altun tam o gün hedef alındı. Yanındaki tüm arkadaşları şehit düştüler, kendisi ağır yaralandı. Ölmedi. Tedavi edildi ve yeniden mücadelesini sürdürdü. Ölüm artık teorik bir ihtimal değildi, bedenine değmiş, yanındaki insanların hayatını almıştı.
Yaşadıkları, “Üzerime düşeni yaptım” demesi için bir insana fazlasıyla gerekçe verirdi. Demedi. Bir kez daha döndü, bir kez daha başladı. Diyarbakır Zindanı onu durdurmadı, siyasal kırılmalar durdurmadı, ailesinin ve arkadaşlarının kayıpları durdurmadı, 21 Mart’ta ölümün kendisi de durdurmadı. 25 Eylül’de yeniden hedef alındı.
Asıl mesele unutmamak
Bir devlet, ağır yaraladığı bir insanın peşini neden bırakmaz? Bunun askerî ve siyasal açıklamaları vardır. Bizim buradan çıkardığımız siyasal anlam ise şu: bunu, Türk devlet geleneğinin teslim olmayan Kürt iradesiyle kurduğu intikamcı hesaplaşmanın tarihinden bağımsız okuyamayız. Devlet bazen karşısındakini yalnız yenmek istemez, iradesinin kırıldığını da görmek ister. Rıza Altun’da göremediği şey teslimiyetti. Burada yeniden Katsumoto’ya dönüyoruz. Katsumoto’nun son savaşında yenilen yalnız bir grup savaşçı değildi, bir savaş biçiminin tarihsel zamanı kapanıyordu. Cesaret sürüyordu ama değişen dünyanın araçları karşısında eski yöntemi sonsuza kadar yaşatmaya yetmiyordu. Rıza Altun’un yapmak istediği muhasebe de aynı soruyu düşündürüyor: Bir mücadele aracının tarihsel ömrü sona erebilir, yöntemler ve stratejiler değişebilir. Ama araç terk edildiğinde, onu ortaya çıkaran tarih ve nedenler kendiliğinden ortadan kalkmaz. Kılıcı bırakabilirsiniz ama kılıcın neden çekildiğini unutamazsınız. Asıl mesele, kılıcın neden çekildiğini unutmadan artık ona ihtiyaç olup olmadığını sorgulayabilmektir.
Hayatının bıraktığı ölçüyü anlamak
Bugün Kürtlerin önünde duran en zor sorulardan biri de bu olabilir: Neyi değiştirebiliriz, ama neyi değiştirdiğimiz anda artık kendimiz olmaktan çıkarız? Rıza Altun bugün yaşasaydı bu çizgiyi nerede çizerdi? Onu tanıma şansını yakalamış herkes mutlaka bu soruyu kendisine sormuştur. Gerçek bir barışın hangi siyasal ve hukuki güvenceler üzerinde kurulması gerektiğini söylerdi? Bilmiyoruz ve onun adına cevap vermek de istemiyoruz. Ölülerin adına konuşmak kolaydır, itiraz edemezler. Belki doğru bildiğimiz bazı şeylere itiraz ederdi ve herkesin umut gördüğü yerde tehlike, bizim tehlike gördüğümüz yerde yeni bir imkan görürdü. Onun sözünü değerli yapan, bizim duymak istediğimizi değil kendi gördüğünü söylemesiydi zaten.
Bugün yokluğunu bu kadar hissetmemizin nedeni de belki budur: Sözüne hayatıyla kefil olmuş bir insanın ölçüsüne duyulan ihtiyaç.
Katsumoto’nun kılıcı İmparator’a ulaştı. Rıza Altun’un yazmak istediği kitap bize ulaşmadı. Ama hayatı kaldı: Tuzluçayır’dan başlayan, Diyarbakır Zindan’ından geçen, her dönüşünde yeniden başlayan, ailesinin kayıplarını bir istatistiğe değil, omuzlarında taşıdığı bir sorumluluğa dönüştüren, ölüm bedenine değdiğinde bile yoluna devam eden ve kendi geçmişini sorgulamaktan kaçınmayan bir hayat. 25 Eylül bize, Rıza Altun’un nasıl şehit düştüğünü anlatır. Onu anlamak için ise nasıl yaşadığına bakmak gerekir. Geriye onun adına cevaplar üretmekten daha önemli bir şey kalıyor: Hayatının bıraktığı ölçüyü anlamak, geçmişi kutsamadan ona sadık kalmak, değişmekten korkmadan kendini unutmamak. Belki son samuraylardan geriye kalan da budur. Bir kılıç değil. Bir ölçü.