İsteyen herkes kendi gündemine baksın şimdi... Herkes kendi acısına, duygusuna, fikrine, teorisine versin kendini, herkes değer verdiği sansasyonlara odaklansın... Kendi analizini yapsın herkes; isteyen kapanan şehir trafiğinden, kardan, kıştan bahsetsin, isteyen askerden ve ordudan ya da devletin dönüşümünden söz etsin... İşine gelen olursa seçimlerden, işine gelen varsa yasalardan, anayasadan konuşup dursun... Cezaevlerine atılan generallerden, çetelerden, gizli güçlerden ve kurtlardan yazıp çizsin canı isteyen... Avrupa’dan, ekonomiden, cari açıktan ya da para krizinden bahsetmek isteyenler buyursun işlerini yapsınlar. Kentlerden, sergilerden, festivallerden ya da felsefeden konuşmak isteyenlerin de yolu açık olsun. 
Ama ben gene Roboski’yi anlatmak zorundayım. Uçağını ve bombasını değil; derelerini ve dağlarını, yollarını, karını, kışını, katırlarını ve zozanlarını, insanlarını yani... Analarını, Roboski analarının gözlerini, Roboski’nin genç kızlarını ve ihtiyar erkeklerini, poşularını ve çatlak kırmızı ellerini... Yollarını, yolaklarını, katırlarını, derelerini, yamaçlarını anlatmak zorundayım Roboski’nin...
Çünkü Roboski, bugünden sonra yazının ve sanatın vicdan terazisidir. Roboski’ye gitmeden bu ülkede muhalif olunamayacağını yazmak zorundayım bu yüzden. Roboski’yi çekmeyen sinemanın yapacağı muhalefetin beş paralık değeri olmayacağını... Roboski’yi anlatmayan, orayı yazmayan, orayı görmeyen, betimlemeyen edebiyat, nasıl edebiyat olacak ki bugünden sonra? Roboski’ye kendini tıkayan kulaklara güzel bir ses duymak haram değil de nedir bugünden sonra?
Roboski’den hiç bahsetmemiş insanların kaleminden çıkıp da nasıl şiir olur ki şiir? Bu toprakta yaşayıp da Roboski’ye dair bir makale yazmamış olan insanların yazarlık namusunu ne yana yazalım ki? Çünkü sadece bir katliam değil Roboski, insanlığın çürüyen damarıdır orası... Roboski’de 34 çocuğun yattığı o mezarlık, onların mezarlığı değil, „insanlığın“ ölüm döşeğidir.
Her ana acı çeker evladını kaybettiğinde, her ana yanar, ama Roboski analarının gözyaşlarında bundan fazlası var; kendi çocuklarından daha fazlasına ağlıyor Roboski anaları. Çünkü o köydeki o mezarlık, çağın mezarlığıdır; çağın bütün değerlerinin mezarlığı... Bilimin ve ahlakın, düşüncenin ve namusun mezarlığı, o mezarlık orada öyle yalnız kaldığı müddetçe sanatın ve muhalefetin mezarlığıdır.
Sadece Kürtler değil ama, az çok bu topraklarda, ortak siyaset ve ortak toplum çatısı altında nefes almış olan herkes, aldığı nefesi hak etmek, insan kalmak istiyorsa, Roboski’ye yabancılaşmamanın bir yolunu bulmak zorundadır. Zira sinemacılar, ressamlar, şairler ve yazarlar, akademisyenler ve medyacılar, müzisyenler ve felsefeciler, bilimle uğraşanlar, fikirle uğraşanlar, dinle, teolojiyle uğraşanlar, hakla hukukla ilgilenenler, adalet kelimesini cümlelerinde kullananlar, ‘insanlık’ diyenler, sosyalizmden ya da demokrasiden bahsedenler, nota yazanlar ya da heykel yapanlar, toplumun vicdani kanaat oluşturmasında şu ya da bu işi yapanlar, şu ya da bu rolü oynayanlar, toplumun estetik değerlerine bir damla da olsa su taşıyanlar, eğer Roboski’ye yabancılaşırlarsa, sadece kendilerine değil ama toplumun ahlakına ve vicdanına da zarar verecekler.
Bu toplum, Roboski’de, soğuk ve kar altındaki bir yamaçta, yanyana dizilmiş mezarların arasında son nefesini soluyor. Bu yüzden Roboski, sadece oradaki insanların acısını paylaşmak meselesi değil, topyekûn ahlak ve namusu kurtarmak ya da batırmak, topyekûn insan olup olmamak meselesidir artık.
Bu yüzden Roboski’den konuşmak, onun sinemasından, şiirinden ve edebiyatından bahsetmek zorundayız bugünden sonra... Belki de ilk adım, sinemacıların atacağı bir üretim eylemi olur. Umarım öyle olacaktır.