Başbakan Erdoğan Edirne’ye artık asker cenazelerinin gelmediğini söylerken herkesin bildiği bir doğruyu dile getirdi. Ne var ki aynı belirleme Kürt kentleri için geçerli değil. Türk analar bir yıla yakın bir süreden bu yana ölen evlatlarının ardından gözyaşı dökmüyor. Ancak Kürtlerin evlerinden hâlâ ağıtlar yükselmeye devam ediyor. Son olarak Gever’de özel harekât polisi Veysel ve Mehmet Reşit İşbilir adlı iki Kürt yurtseverini hunharca katletti. Bütün göstergeler polislerin bu iki değerli insanı bilinçli olarak hedef seçip katlettiklerini ortaya koyuyor. Mehmet Reşit İşbilir’in bedenine altı, Veysel İşbilir’in bedenine ise iki kurşun isabet ediyor. Dolayısıyla bu olaydaki öldürme kastı bu biçimde kesinlik kazanıyor. Polis hedefi tümüyle imha etmek için ateş ediyor. Bir gün sonra cenaze töreni yapanlara saldırılarak bir gencin ağır yaralanıp ölüm döşeğine düşürülmesi de bunu kanıtlıyor.
Başbakan Erdoğan’ın Hakkari fobisini yaşadığı herkesin malûmu olsa gerek. Siyasi muarızları ile milliyetçilik yarışına giren Erdoğan, sıkça kendilerini Fırat’ın ötesine adım atmamakla suçlar. “Yiğitseniz buyrun Hakkari’ye gidin, sıkıysa orada Türk bayrağını sallayın da görelim” mealinde garip sözler sarf eder. Yani muarızları cüret etmemişler, ama kendisi bu kente gidip burada Türk bayrağını dalgalandırmayı başarmıştır. Gerçek milliyetçilik Hakkari’de Türk bayrağını dalgalandırmaktır! Söylediği tam da budur. Başbakan sanki Ulubatlı Hasan donuna girmiş, Bizans surlarına bir kez daha Osmanlı bayrağını dikiyor. Hiç kuşku yok, bu sözlerde Hakkari’nin sömürge bir ülkenin kenti, sömürgeciliğe karşı direniş halindeki bir kent biçiminde kabul edilmesi var. Dolayısıyla bu noktada sömürgeci fetih kafası kendini açıkça ele veriyor. TC polisi Hakkari’yi yeniden fethetmeye çalışıyor.
Son katliamı düzenleyen güç olan Gever’deki özel harekât polisinin Başbakan Erdoğan’ın sözünü ettiğimiz fetihçi ruh haliyle tamamen örtüşen bir uygulama içerisinde olduğu aşikârdır. Adına uygun davranan bu alandaki özel harekât polisi, kendi kimliğine sahip çıkan bu kentin halkı karşısında bir sömürgeci silahlı yapılanmaya mahsus her türlü çılgınlığı sergilemekten geri durmadı. Başbakan’ın sözlerinden çıkarması gereken mesajı çıkardı ve bu temelde Gever halkına karşı tipik bir sindirme savaşı yürüttü. Bir dönemler Güney Afrika Cumhuriyeti’nde apartheid rejiminin emrindeki polisin gözünde bu ülkenin yerli siyah halkının yeri ne olmuşsa, Türk özel harekât polisinin gözünde de Hakkari ve Gever halkı işte odur. “Başını kaldıranı, hak arayanı, kendi kimliğine ve özgürlüğüne sahip çıkanı anında ez” politikası bu alandaki sömürgeci silahlı güçlerin temel düsturu oluyor. Halkın hemen her hak arayışında ve her gösteride polisin eli hemen tetiğe gidiyor. Polis her yerde temizlenmesi farz olan düşmanlar görüyor ve tetiğe basıyor. Başbakan’ın Hakkari fobisi halkın en masumane eyleminde bile polisin tetiği çalıştırmasına yol açıyor.
Genelde Türk devletinin, özelde onun dönemsel ifadesi olan AKP Hükümetinin Kürtlere ilişkin gerçek politikasını anlamak için Hakkari ve Şırnak’taki uygulamalarına bakılmalıdır. Kürdistan’ın bu iki kentindeki kolluk kuvvetlerinin duruşu ve uygulamaları işgal kuvvetlerinin duruşu ve uygulamalarına denk düşüyor. Kürdistan’ın adı yasaklı sömürge bir ülke olduğu ve Kürtlerin ‘namusu gasp edilmiş’ bir halk konumunda tutulmak istendiği en çarpıcı haliyle bu iki kentte açıklık kazanıyor. Özellikle Hakkari’de sömürgeciliğin kimliksizleştirme politikası sonuç alamıyor. Kürtleri en iyi kendisinin Türk egemenlik sistemine entegre edeceği iddiasıyla iktidar koltuğuna oturtulan AKP, Hakkari’de taban bulamıyor. Hem beyaz hem de yeşil Türk faşizmi burada akamete uğruyor. Bir yanda Hakkari halkı, diğer yanda sömürgeci işgal kuvvetleri birbirini dışlayan iki güç olarak karşı karşıya geliyor. Hakkari Kürt’ünün bu onurlu duruşu Türk sömürgeciliğinin inkârcı ve imhacı karakterini deşifre ediyor; bu sömürgeciliğin tamamen zor uygulamaya dayalı karakterini gözler önüne seriyor ve böylece Kürtlerin özgürlük özlemlerine güç katıyor.
Başbakan’a kalırsa kendisinin ‘Kürt kökenli vatandaşları’ ile Türk vatandaşları arasında hiçbir fark yoktur ve hepsi aynı haklardan yararlanıyor. Ancak bu iddia sadece Kürdistan’da yakın tarihin en kanlı katliamına sahne olan Roboskî’den ‘Dobrovski’ diye söz eden Galip Ensarioğlu cinsinden Kürtler için söz konusu olabilir. Bu tipler için Kürtlük yalnızca kendi soydaşlarını kandırıp celladın hizmetine koşturmayı amaçlayan bir araçtır. Bu tiplerde insanlık aramak katırdan doğurganlık beklemekten farksızdır. Yukarıdan yağdırılan bombalarla bedenleri paramparça edilen çoğu çocuk yaşta otuz dört evladının yasını tutan ve adalet talep eden Roboskî köylülerine yönelik bu yaklaşım lanetlenmeyi fazlasıyla hak ediyor. Ensarioğlu’nun bu tutumu AKP’nin Kürdistan’daki katliamcı uygulamalarından vazgeçme niyetinde olmadığını kanıtlıyor. Gever katliamı bu katliamlar serisinin en son halkasını oluşturuyor. Kürt halkının bu gerçeği bilerek öz savunmasını geliştirip güçlendirmesi gerekiyor.
Roboskî katliamının üzerinden iki yılın geçmesine sayılı günler kaldı. AKP iktidarı bu katliamın sorumlularını açığa çıkarmak için herhangi bir çaba göstermedi. Bunun nedenini anlamak pek de zor olmasa gerekir. Çünkü bu katliamın asıl sorumlusu AKP Hükümetidir. Kürt sorununa köklü çözüm getirmeyi düşünmediği müddetçe AKP Hükümetinin bu katliamı mahkûm eden bir tutum takınması imkânsızdır. Ancak çözümleyici olma derdindeki bir güç bu noktada özeleştirisel bir tutum gösterebilir ve katledilen insanlarımızın ailelerinden ve Kürt halkından özür dileyebilir. Mevcut hükümet inkâr ve imha politikasından kopuşu yaşadığını ancak böylesi bir tutumla doğrulayabilir.Somut durum ve özellikle Gever katliamı göz önüne getirildiğinde, AKP Hükümetinin bu tutumun çok uzağında durduğu görülecektir. Roboskî katliamına yol açan saik neyse, Gever katliamına götüren neden de aynıdır. Amaç komutan korkuyu harekete geçirip Kürtlere geri adım attırmak ve özgürlük mücadelesinden vazgeçirmektir.
Roboskî katliamına yaklaşımın Kürt sorununun çözümünde bir turnusol kâğıdı rolü oynadığı ortadadır. Bu katliamın neden düzenlendiğini sürekli sorgulamak ve aynı katliam karşısındaki duruşuna bakıp düşmanlarını ve dostlarını tanımak Kürtler için temel görev durumundadır. Roboskî asla unutulamaz, unutulursa Kürtlere yönelik yeni katliamların önüne geçilemez. Bu anlamda bile olsa, Roboskî sorunu sadece otuz dört gencecik fidanını zamansız toprağa veren Roboskîli ailelerin sorunu değil, inkâr ve imha tehdidi altında yaşayan yurtsever tüm Kürtlerin sorunudur. Bunun için Roboskî köylülerinin sahipsiz olmadıklarını dünya âleme göstermek ve ikinci yılını geride bırakacağımız bu katliamın yıldönümünde katliamlara karşı hep birlikte sesimizi yükseltmek zorundayız. Sürekli katliam tehdidi altında yaşamak asla kabul edilemez. Doğru tutum ne pahasına olursa olsun Roboskî türü katliamları mutlaka durdurmak ve yeni Roboskîlerin yaşanmaması için ne gerekiyorsa yapmaktır.
Gever katliamının en vahim yanı, çözüm süreci olarak tanımlanan ve herkesin AKP Hükümetinden olumlu adımlar atmasını beklediği bir süreçte yaşanmış olmasıdır. AKP Hükümeti bu katliamla Kürt sorununda barışçıl bir çözüm umuduna ölümcül bir darbe vurmuştur. AKP Kürt sorununda oyalama dışında bir politikasının olmadığını bir kez daha ortaya koymuştur. Sürecin hızla yeni bir savaş ortamına doğru evrildiği ve tersini iddia etse de AKP’nin yeni bir kanlı hesaplaşmayı körüklediği kesindir. Bu tablo karşısında kendini boş hayallere kaptırmak yerine çok daha zorlu bir mücadele sürecine göre hazırlanmak en doğrusudur. Bu belirlemenin savaş çığırtkanlığı yapmakla hiçbir ilgisi yoktur. Sömürgeciliğin kendisi savaştır ve sömürgeciler sürekli savaş haline göre hareket etmeden hükümranlıklarını sürdüremeyeceklerini çok iyi bilirler. Kürdistan’da halihazırdaki durum tamamen böyledir. Bu durumu dikkate almayan her duruş kaybetmeye mahkûmdur.