AKP iktidarı sömürgeci Türk devletinin Kürdistan’da geliştirdiği katliamlar zincirine 21 Aralık 2011 günü yeni bir halka daha ekledi. Bu iktidarın Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı izlediği soykırım politikası çerçevesinde Roboskî’de yaşanan katliamda çoğu çocuk yaşta otuz dört Kürt insanı alçakça katledildi. Hunharca katledilenler bölgedeki resmi yetkililerin bilgisi ve izni dahilinde sınır ticareti yapan insanlardı. Bölgedeki askeri yetkililer katliamın yaşandığı gün Roboskî köylülerinin katırlarıyla kervan halinde sınırı geçtiklerini ve gece yarısına doğru da döneceklerini iyi biliyorlardı. Buna rağmen dönüşte sınıra yaklaşan ilk grubu geri çevirerek hava saldırısına hedef yapmışlar ve imha edilmelerine katkı sağlamışlardı. Yaşanan kesinlikle bir ‘operasyon kazası’ değildi. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, ortada önceden hazırlanıp hayata geçirilmiş bilinçli bir katliam vardı.
Sırtlanlara özgü kan dökücülük örneği olan bu katliamın tamammüden düzenlendiğini ortaya koyan ilk açıklama Başbakan Erdoğan’dan geldi. Kameraların karşısına çıkan Erdoğan, hiç tereddüt etmeden, başarılarından dolayı katliamcıları kutladı ve askeri hiyerarşinin tepesindeki adama teşekkür etti. Saldırı emrini bizzat Erdoğan mı verdi, bunu bilmiyoruz. Ancak daha öncesinde operasyon hakkında haberdar edilmese bile, bu açıklaması Erdoğan’ın katliamı yerinde görüp onay verdiğinin en dolaysız kanıtıydı. Başbakan aynı açıklamasında bu katliamın en üst düzeydeki iki sorumlusunu da açığa vuruyordu. Tebrik eden ile tebrik edilen, yürütmenin başı olan Erdoğan ile ordunun başındaki ‘Kimyasal’ Necdet katliamın asıl sorumlularıydı.
Onurlu her insanın katliam sonrasında izlemek zorunda kaldığımız tabloyu vahşet sözcüğüyle tanımlamanın yetmediğini kabul edeceğine kuşku yoktur. Bütünlüğünü yitirmiş gencecik ölü bedenler, geniş bir sahaya yayılmış ceset parçaları, dağılmış parçaları toplayıp torbalara doldurarak köye götürmeye çalışan kurban yakınları, âdeta doğranmış insan ve hayvan bedeninden parçaları birbirinden ayırmaya çalışan acı ve dehşet içindeki insanlar, hayvan ve insan kanının birbirine karıştığı küçücük göletler, evlatları ve kardeşlerinin cenazelerini katırlara yükleyip taşımak zorunda kalan köylüler! Soykırımdan geriye kalan kılıç artığı Dersimli hemşehrilerim, gözlerinin gördüğünü dillendirmeden önce “Allah o günleri düşmanımıza dahi göstermesin” derlerdi. Raboski katliamının bu tüyler ürpertici tablosu karşısında aynı cümleyi tekrarlamadan edemiyorum.
Peki, neden böylesi bir vahşet tablosuna ihtiyaç duyuldu? Tayyip Erdoğan ve Necdet Özel böyle bir tabloyu hangi amaçla çizip sergilediler? Cevabı hiç de zor değil bu soruların: Her şeyden önce Kürt toplumuna korku salmak için, saldıkları korkuyla Kürtleri sindirip kimlik ve özgürlük uğruna mücadele etmekten vazgeçirmek için, yüreklerini ele geçirip Kürtlükten kaçmalarını imkân dahiline sokmak için, korkudan sinmiş toplumda kültürel soykırım politikasını başarıyla uygulamak için! Sivil insanlar bu amaçla kurban olarak seçildi. Bunun için Kürtlüklerini inkâr etmeyen, ancak aktif olarak özgürlük mücadelesine de katılmayan, geçim derdine çözüm bulma çabası içindeki insanlar hedef tahtasına yerleştirildi. Öyle ya, bir korucu köyünde devletin bilgisi dahilinde sınır ticareti yapan insanlara bunu yapan, yurtsuzluk ve kimliksizliğe karşı aktif mücadele etmek isteyenlere neler yapmaz ki!
Erdoğan’ın tereddütsüz Roboskî katliamını onaylayıp katliamcıları kutlaması katliamdan güttüğü amaçla uygunluk arz ediyor. Bazılarına göre katledilenlerin siviller olduğu netleştikten sonra, Başbakan yaşananın bir ‘operasyon kazası’ olduğunu söyleyebilir, dolayısıyla özür dileyebilir ve Kürt toplumunda gelişen öfkeyi yatıştırabilirdi. Zaten iş yargıya havale edilmeden gerekli tazminatın ödeneceği açıklanmış, üstüne de ‘sus payı’ kabilinden her kurban başına yakınlarına yüz bin lira verileceği belirtilmişti. Erdoğan hiçbir resmi sıfatı olmayan eşini yollayacağına kendisi Roboskî’ye gidebilir, orada özür beyan edebilirdi. Ne var ki Başbakan böyle davranmayarak amacına bağlılığını kanıtladı; korku salma politikasından vazgeçmediğini herkese gösterdi.
Katliamın netleştirilmesi ve sorumlularının yargıya havale edilmesi konusunda AKP Hükümetinden beklentisi olanlar belli ki hayal kırıklığına uğramışlardır. Üzerinden beş ay geçtiği halde bu konuda hiçbir gelişme yoktur. Meclis Araştırma Komisyonunun oyalama dışında bir işlevi bulunmamaktadır. AKP’nin yapmak istediği bu katliamın üzerine sünger çekmek, zamana yayarak unutulmasını sağlamaktır. Erdoğan’ın komutanlarından biri de kurban yakınlarına bu minvalde telkin ve tehditlerde bulunmuş, “Bunu unutun. Kazaydı, devlet kaza yaptı. Kapatın. Diyelim ki ben yaptım. Ne olacak? Siz devlete karşı ne yapabilirsiniz ki” demiştir.
Bu sözler sadece komutanın değil Erdoğan’ın da katliama yaklaşımını ifade etmektedir. O ve komutanları kendi ‘kinleri’nin takipçisi olabilir, öç almak için harekete geçebilir, bu temelde Kürtlere karşı ibretiâlemlik eylemlerde bulunabilirler. Ancak Kürtler için aynı şey asla söz konusu olamaz. Onlar evlatlarının katillerinden hesap soramaz, hesap sorulmasını talep dahi edemezler; hele devlete öfke duyup kin güdemez, devleti asla sorgulayamazlar. Devletin ellerine tutuşturduğu birkaç kuruş paraya bakıp hallerine şükretmeleri ve hesabı kapatmaları kendileri için en hayırlısı olacaktır. Böyle davranmaz da ‘katiller bulunsun, hesap sorulsun’ demeye devam ederlerse devletin kahhar kudreti karşısında yer ile yeksan olmaktan kurtulamayacaklardır. En iyisi devletin silahını almaları ve kendi soydaşlarına karşı sürek avına çıkan devletin askerine ve polisine yardımcı olmalarıdır.
Erdoğan ‘benim Kürt vatandaşlarım’ dediği kendi partisine mensup mebus müsveddelerine bakarak Kürtlerde ihanet damarının bir hayli gelişkin olduğunu inanıyor olmalıdır. Gerçekten de bunların bireysel ve ailesel çıkarları için kendi halkının cellatlarına peşkeş çekmedikleri hangi değer kalmıştır? Kürt halkının kimliksizleştirilmesine, yurtsuz kılınmasına ve özgürlüğünün gasp edilmesine karşı sıradan bir tepki gösterdiklerinden söz edilebilir mi? Bunlar Kürt halkının mezarını kazmakta efendileriyle yarışmıyorlar mı? Halkını ve yurdunu satan neyi satmaz ki! Sert yöntemlerle üzerine gider ve buna bağlı olarak kişisel çıkar kapısını açık bırakırsan pek çok Kürt’ü istediğin çizgiye çekebilirsin! AKP işte bunu yapmaya çalışıyor. Bu çerçevede Roboskî halkını tam bir kuşatma çemberine almıştır. Otuz dört ‘kan pınarı’na yol açmasının unutulmasını isteyen bu devlet, uyduruk bir kaymakamı yürekleri dağlanmış insanlardan birkaç tokat yedi diye kıyameti koparıyor ve kurbanların yakınlarını cezaevine tıkıyor. Bundan daha dehşet verici, daha insanlık dışı, daha aşağılık bir yaklaşım olabilir mi?
Erdoğan’ın ‘Kürt kökenli vatandaşı’ olmayı zillet kabul eden herkese soruyorum: Roboskî katliamı defterini kapatmaya razı olacak mıyız? Erdoğan’ın bölgedeki komutanının ‘kapatın’ talimatına uyup düşmanımız için bile temenni edemeyeceğimiz bu korkunç katliamı unutmayı mı tercih edeceğiz? O zaman Kürtlüğümüz ve insanlığımız nerede kalır? AKP’nin açtığı otuz dört ‘kan pınarı’nı görmezlikten gelmek hangi vicdana sığar? Şu gerçeği aklımızdan asla çıkarmayalım: ‘Kapatın’ buyruğu yalnızca kurbanların ailelerine değil hepimize, biz tüm Kürtlere yöneltilmiştir. Kapatmak unutmaya terk etmektir ve unutmak ihanettir. Bu ihanete asla geçit vermemeliyiz. Bizler hepimiz kurbanların yakınlarıyız. Onlar bizim de kardeşlerimiz ve çocuklarımızdır. O insanlar Kürt oldukları için ve bizi teslimiyete ve ihanete çekmek amacıyla imha edildiler. Kendimizi onur sahibi bir halk olarak görüyorsak bu böyledir. Bunun içindir ki, Roboskî halkını kesinlikle yalnız bırakmamalıyız.