Türk devleti, Katar ve suudi Arabistan, 2012 yılında İhvan (Müslüman Kardeşler) çetesi, El Kaide’nin türevleri El Nusra ve IŞİD’i kullanarak Suriye’yi ele geçirmek üzere saldırıya geçtiklerinde, o toprakların en acılı halklardan biri olan Kürtlerin, henüz adı bile yoktu.
Umutları diri, inanç ve öz güvenleri kavi, özgürlük sevdaları harlı ama, uyanmaya başlayan devin sessiz devinimleriyle, gelişmelere bakıyor, neyin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
Sonra içten içe kaynamalar hızlandı. Öncülerini bulup onların ardı sıra ayağa kalktılar. Düşmanlarını şaşırtan bir hız ve "göz yumup açıncaya kadar" denilen kıza bir zamanda, yoktan ordular yarattılar.
Kadını ve erkeğiyle, eli silah tutan herkes ayaktaydı. Yurtlarını savunup işgalleri kıra kıra ilerlemeye başladılar.
Ancak, attıkları her adımda, Türk ırkçılığıyla yüz yüze geliyorlardı. Türkler, bir yerde kılık değiştirmiş IŞİD’di. Bir başka dönemeçte, elde silah yollarını kesen El Nusra ya da ÖSO kılıklı işgal gücüydüler. Haydut çeteleri...
İki tarafın, amaçları da ayrışıyordu. Kürtler, ülkeleri gasp edilmiş, kimlikleri yok sayılmış, özgürlükleri esir alınmış bir halktı. Onlar, kaybettikleri hak ve özgürlüklerle, çiğnenmiş onurlarının davacılarıydı.
Bir bütün olarak, hasreti olan bir halktı Kürtler. Hayalleri çalınmış, tarihi hasret yolcuları...
Bu nedenle, Kürtler için, gün bugündü. Bugün ise "namus günü"ydü.
Bir günlük hürriyet ve yerde çiğnenerek paramparça kırılmış onurlarının davacılarıydı. Onurlu bir hayat söz konusu ise eğer, "ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin" demeye hazırdı, onlar.
Çünkü, atalarının sözüyle her Kürt, birer "berxê nêr" idi. Ahmet Altan’ın da bir kitabında hatırlattığı gibi, "berxê nêr, ji boye kerê" idi.
Namus söz konusu ise eğer, onurlu hiç kimsenin bundan kaçınamaz, geride duramazdı.
Ama düşmanları için, her şey farklıydı. Onlar, kiralık adamlardı. Dolayısıyla orada bulunma sebepleri de farklıydı.
"Sözleşmeli", açık deyişle kiralık asker olarak, uğrunda ölmeyi göze aldıkları bir kaç dolar için, oraya sürüklenmişlerdi. Bütün dert ve düşünceleri, yaşamak için para kazanmaktı. Hayata dair hesapları, kavuşacakları paraya dairdi.
Onun için fırsatını bulan, savaşmayı bırakıp hırsızlığa, soyguna çıkıyordu. Türk medyası, cepheye sürülen Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) mensuplarının, ellerine verilen silahları, hatta tankları bile satıp kaçtıklarını haber veriyordu.
Hırsızlar, soyguncu ve tecavüzcülerden yaratılan ÖSO böyle de, Türk ordusu farklı mıydı? Çoğu sözleşmeli olan Türk askerlerinin, düşünmeyi bilmeyen robot mu sanıyorsunuz?
Onlar kazancın izini takipçisi askerdi. Yaşamak için askerliği seçenler niçin, kimin çıkarı için ölsündü?
Erdoğan rejimi, Osmanlı Sultan’ı İkinci Mahmut’un 1826 yılında Yeniçeri ordusunu topa tutup, ardından kiralık kalabalıkların önüne atma olayını hortlatırcasına, polis gücüyle baskına çıkmıştı. Çağdaş dünyada, bunun bir başka benzeri yoktu.
Generalleri çıplak edilip ortalıkta dolaştırılmış, subaylar "vurmayın" diye yalvartılmıştı.
Televizyon ekranlarında seyrettik, manzarayı. Yayımlanan fotoğraflara baktık ibretle.
Kürdistan’da katliamlar yapan, şehirleri yakıp yıkan generaller madalya beklerken, sokakta yarı çıplaktı. Boynu bükük dayak yorgunu, birer zavallıydı. Yüzleri yara-bere içinde, kimilerinin kulağı kesik.
Türk ordusunun askerleri, kinini emzirmeye çıkmış Türk için eğlencelik, stres atmada kullanılan kum torbası bile değildi. Daha aşağı bir unsurdu.
Vuranlardan kim polis, kim Mafya, Susurluk çetesinin tetikçisi, hangi kılıksız IŞİD’li, "Osmanlı Ocağı" ya da "Sadat" milisi, belli değildi. Ama, sokakların kanunsuzları hepsi omuz omuza vererek, yakaladıkları askerleri çıplak ederek, tekme, sopa, kalaslarla döve döve kemiklerini kırarak, gırtlaklarını keserek cansız bırakıyorlardı. Hapse atılan binlercesini de teslim alıp hapse tıkıyorlardı.
Saklandığı yerden çıkıp güven ve huzur içinde, "düşman kuvvetleri"nin sarmalındaki havaalanına inen Reis, uyuşturucu kaçakçılığından yargılanmış birinin "sözlüsü" aracılığıyla, "darbenin bastırıldığını" duyuyordu.
Gerçekte o gün, ordu Yeniçeri Ocağı gibi lağvedilmiş Reis’in ordusu kurulmuştu. Dayaktan helak düşmüş ordunun manzara-i umumiyesi de, "destan"dı.
Destana kurban edilmiş bir ordu, neden savaşsındı ki!...
Dün Rojava başkaldırısının yıl dönümü, onur savaşçılarının günüydü. Kutluyorum onları...