Bir an kendimizi 1871’de Fransa’da ateşli bir devrimci, 1917 yılında anti-kapitalist, anti-empaeyalist bir enternasyonalist, 1936 yılında devrim hayaliyla yanıp tutuşan genç bir sosyalist, 1960’larda sisteme karşı aktif bir duruşun sahibi olan ateşli bir genç, 70’lerde sömürgeciliğe karşı sağlam duran bir yurtsever, devlet otoritesine karşı duran bir anarşist, kadın kırımına karşı mücadele kararlığında olan bir feminist, burjuvaziden nefret eden bir proleter, bürokrasi çemberinden bıkıp usanan bir emekçi olduğumuzu düşünün...

Bir daha düşünün ve karar verin. Ne yapardınız? Nasıl davranırdınız? Nasıl bür duygu ve düşünceye sahip olurdunuz?Ve daha da önemlisi nasıl bir pratiğin sahibi olurdunuz? Ateşli bir devrimci olarak Paris’te büyük bir onur kavgasına girişen Paris devrimcilerinin ve komünalcı işçilerin yanında yer alma konusunda en ufak bir tereddüt yaşamazdınız.
Bir enternasyonalist olarak halkların ve emekçilerin hapishanesi olan Çarlık Rusya’sına karşı gerçekleştirilen 17 Ekim Devriminde yer alma kararlığınızı pratikleştirmek için ne gerekiyorsa onu yapardınız. Genç bir sosyalist olarak İspanya iç savaşında faşizme karşı savaşan cephede yer alacağınız kesindi... Bir genç olarak gelişen uluslararası gençlik hareketine tereddütsüz katılırdınız... Bir yurtsever, bir anarşist, bir feminist olarak Küba’da, Vietnam’da, Gine’de, El Salvardor’da gelişen ulusal ve demokratik mücadele mevzisinde gözünüzü kırpmadan yer alırdınız.
Çünkü bir devrimcinin, bir sosyalistin, bir komünüstin, bir enternasyonalistin, kanı fukur fukur kaynayan bir gencin, bir anarşistin, bir kadının, bir feministin görevi haksızılığa karşı çıkmak, faşizme karşı mücadele etmek, gelişen devrimci mücadelenin içinde yer almak, kadının özgürlüğünü savunmak, devlet ve diğer vahşi otoritelere karşı kavga etmektir.
Eğer devrim gelip kapıya dayanmışsa, hemen yanıbaşınızda, bir dım ötenizde sizi bekliyorsa ona katılmamanız mümkün değildir. Mümkün değildir çünkü işiniz devrim yapmaktır, çünkü göreviniz kapitalist ve emperyalizme karşı kavga etmektir, çünkü yapmanız gereken kadının özgürlüğünü sağlamak, faşizme diz çökertmektir.
Bir devrimcinin görevi ne ki?
Devrim yapmak, faşizme karşı mücadele etmek, burjuvazinin elindeki sömürü araçlarını almak, sömürge konumunda olan halkları özgürlüğe kavuşturmak değil mi?
Eğer “evet” diyorsanız, peki hemen yanıbaşımızda, hemen ötemizde uluslararası güçlerin, gerici yobazların, dinini imanını bedenleriyle birlikte bir tas çorbaya satan münafıkların çemberinde olan ve büyük bir direniş veren Rojava Devrimini savunmak için neden yerinizde “DURUYORUZ.”
Evet, yerinizde duruyorsunuz. Devrim istiyorsunuz, günde on kez hayalinizde devlet kuruyorsunuz, düşlerinizde emperyalistlere aman vermiyorsunuz, sosyalist ve proletarya diktatörlüğünün inşası için adeta hergün onlarca kez dua ediyorsunuz. Hele hele bir Kürt devletinin kurulması için günde kırk takla atanlarınız var.
Peki, neden böyle, neden ruhumuzu yeniden devrimle yıkamıyor, yeni bir ufka doğru yol almıyorsunuz? Neden bir kez daha “No pasaran” diyerek, Ortadoğu’da yeni bir kızıl güneşin doğmasının ebesi olmuyorsunuz?
Kim demiş “devrimlerin zamanı geçti, artık devrimlerin çağı kapandı?” Kim demiş “artık bir daha Stalingrat gibi bir devrim, savunulamaz? Kim diyebilir ki” artık ‘No Pasaran’ demenin zamanı geçti?
Hayır, hiç bir şeyin zamanı geçmedi. Devrimlerin gerçekliği Rojava’da, devrimcilerin ruhu Kobanê kuşatmasında yaşıyor. Dün İspanya’da faşizme karşı ‘No Pasaran’ diyen devrimciler, bugün Kobanê’de YPG fedaileri ‘No Pasaran’ diyerek, tüm devrimlerin ruhunu Kobanê kuşatmasında yaşatıyorlar...
Kürt halkı büyük direniyor, büyük kazanacak, Kuzey ve Rojava gençliği buluşmanın en derin halini yaşıyor, devletlerin suni sınırları, mayın tarlaları, tel örgüleri yerle bir oldu Rojava’da...
NO PASARAN!