
YEREL SEÇİMLER GÜNDEMİ
Suruç’a gelip arabadan indiğimiz anda, bizi karşılayan BDP’li arkadaşlar, “Şu anda Serok Apo’nun kitlesel gösteriye katıldığı yerdesiniz” dediler. Şaşırdık. Anlattılar.
1976 yılında Hacettepe Üniversitesi’nden Fevzi Aslansoy faşistler tarafından vurulmuş, cenaze Suruç’a getirilmiş. Aslansoy’un cenazesi Remil Caddesi’nde serhildana dönüşmüş. En başta Abdullah Öcalan’la birlikte Kemal Pir, Ali Haydar Kaytan, Mustafa Karasu yürümüş.
“Daha sonra, diye anlatmayı sürdürüyorlar, 1979’da Serok Apo’yu arkadaşlar Suruç-Şervan’a, oradan da Kop yoluyla Rojava-Kobanê’ye taşıdılar. Rojava devriminin başlangıç yolu, Apo’nun ayak bastığı Suruç’tur.”
Belediye Başkanı “nerede” diye sorduk. Ağız alışkanlığı işte... Yüzümüze tuhaf baktılar: “Hapiste” dediler. Batıdaki belediyelerin başkanları makamda, Kürdistan’dakiler zindanda. Suruç Belediye Başkanı Ethem Şahin de onlardan birisi... Burada bir makama aday olmak, “zindana girmeye aday olmak” gibi. O nedenle Suruç’ta “adaylık” kahramanlık... BDP Suruç Belediye Eşbaşkan adayları Orhan Şansal ile Zühal Ekmez’in yüzüne bakıyoruz, ve onların yüzünde ne bir telaş, ne de bir korku görüyoruz. Herkes ne yaptığının bilincinde...
Utanç çukuru
Suruç ile Kobanê’nin arasında bir “sınır” var. Boydan boya tel örgülerle çekilmiş bir sınır. Arada yüzlerce metre derinliğinde mayın tarlası. Ama artık yetmiyor. Türk devleti sınıra 3 metre eninde, 3 metre derinliğinde, boyunun kaç metre olacağı bilinmeyen “derin çukurlar” kazıyor. Halk buna “utanç duvarından” ihlam alarak “utanç çukuru” diyor.
Suruç’un hayatı Rojava Devriminden bu yana değişmiş. İnsanların gözü Kobanê’de... Kulakları da. Cep telefonları, birinci ve ikinci dünya savaşında “telsizlerin” rolünü oynuyor. Biz de sınır ötesiyle konuştuk. “Tele röportajlar” yaptık.
Biz Suruç’ta seçimin barışçıl bir ortamda geçeceği yolunda izlenimler elde etmiştik ki, Suruç’tan Urfa’ya döndüğümüzde, hemen bizim arkamızdan silahların patladığını öğrendik. Polis göstericilerin üzerine ateş etmiş, 14 yaşında bir çocuk yaralanmıştı.
Hurda Partisi
Hüda Par’lılar “Müslümanın Müslümanı vurmasına ne diyor” diye sorunca “onlar Hüda’nın partisi değil, ‘hurda’ parti” diyorlar. Yaşlı bir Suruçlu “hurdadan Müslümana hayır gelmez” deyip, gidiyor. Meğer bunlar aslında AKP’liymiş.
Ama bu polis provokasyonu sökmemiş. Suruç halkı, AKP’yi “seçim yoluyla” Suruç’tan silecek...
Rojava’yla Tele röportaj
Aslında gazetemiz bir sıçramada oraya geçebilirdi. Oğuz Ender, Veysi Sarısözen’in mayınların arasından, hoplaya zıplaya geçmesinin “biraz zor” olacağını düşünüyor. Onun üzerine Rojava’yla “tele röportaj” yapma kararı veriyoruz.
Kimin kiminle telefonla konuştuğunu yazmanın anlamı yok. Bir BDP’li bizi Rojava’yla bağlıyor. Karşımızda sınırdan geçerken Türk askerinin açtığı ateşle yaralanan bir Rojavalı’yla o BDP’li arkadaşın telefonuyla konuşuyoruz.
“Rojbaş” diyoruz. Rojbaş diye yanıt veriyor. Adı Hami Eşref. Mızır Davut köyünden. Konuştuğumuz anda orada yaralı yatıyordu.
“Üç gün önce, dayımı ziyaret için, her zaman geçtiğimiz yoldan sınırı geçiyordum. Saat 17.30 civarıydı. Henüz 10 metre yürümüştüm. Türk sınırına 200 metre vardı. Yani o sırada sınırı ihlal bile etmemiştim. Bana uyarıda bulunmadılar. Silah sesi bile duymadım. Susturucu silahla ateş açmışlar. Mermi karın boşluğuma isabet etti. Silahı ‘akrep’ denilen bir araçtan keskin nişancı ateşledi...”
Ona geçmiş olsun diyoruz. Bir yeğenin dayısını ziyareti Suruç-Kobanê arasında can pazarıdır.
“Yaralıyla” konuşunca aklımıza, Rojava’daki hastaneler geliyor. Acaba bir doktorla konuşabilir miyiz?
Yine “adını vermek istemediğimiz” kardeşimiz yardımımıza koşuyor, bir akrabası Kobanê’de “yargıç”. Ali Osman Ali... Biz doktor Hikmet ile konuşuyoruz. İki hastanenin aynı anda başhekimi. Toplam elli yatak var. Hikmet “ben ağır yaralıları Türkiye’ye gönderebiliyorum. Fakat gönderdiklerimi geri alamıyorum. Onlara çetelerin denetimindeki Kargamış‘tan geçin diye zorluyorlar. Birçok ağır yaralının Türkiye’ye geçirilmesinde benim ya da uzman bir doktorun o yaralıyla ambulansta bulunması gerekiyor. Ama Türkiye buna da izin vermiyor. Bir hastamız ambulansta doktor olmadığı için yaşamını yitirdi.”
Rojava tıbbi yardım ve sağlık personeli bekliyor. Duyduğumuza göre MLKP iki uzman doktor göndermiş. Herkes yardım etmeli...
‘Rehin’ kalan Rojavalılar...
Türk hükümetinin “sınır rejimi” insanlık dışı. İşte size iki örnek. Oğlu ve kardeşi, Mustafa Bozo’yu Rojava’dan buraya getirmişler. Mustafa Bozo Akciğer kanseri. Biz Belediye’nin yıkık dökük “oteli”ne gittiğimizde orada yatıyordu. Suriye’den gelişine izin verenler, tekrar Rojava’ya dönüşüne izin vermiyorlar. Biz oradayken, Suruç’lu Salih Şener onu götürmek için bir kere daha askeri birliğin komutanıyla görüşmeye gitti. Döndüğümüz zaman bizi aradılar: Mustafa Bozo gurbet elde yaşamını yitirmiş. Gözü açık gitmiş.
Ve Xasen Temo... Mustafa Bozo’yla aynı odada yatıyor. Rojava’da 12 kişinin yaşamını yitirdiği büyük bir patlamada yaralanmış. Suruç’a getirmişler. Ameliyat olmuş. Bir bacağını kesmişler. “Dizinden bükülmeyen” bir protez bacağı da eline vermişler. Vermişler ama, yurduna dönmesine izin vermemişler. “İstersen El Nusracıların elindeki kapıdan geç” diye alay eder gibi konuşmuşlar... Xasen Temo hüzünlü, tam yanından ayrılırken, kulağımıza: “Yaralanmasaydım, bir gün sonra nişanlanacaktım” diye fısıldıyor...
Birecik’te ilk etap tamam
Fırat muhteşem bir nehir. Mezopotamya uygarlığının kan damarı. Birecik’e girerken kıyıda tuhaf bir inşaat parçası görüyoruz. Hızla burada bir çelik yığını büyüyor. Fırat’ın suyunu Fırat’ın sahibi Kürdistan’a “satan” devlet, şimdi de Fırat’ın kıyılarını mahvetmek üzere.
Eşbaşkan Sami Akşahin “belediyeyi kazandığımız gün, bu Fırat düşmanı ucubeyi yıkacağız diyor...”
Eşbaşkan’a “kazanacak mısınız?” diye soruyoruz. Bize “ilk etabı kazandık bile” diyor. Sanayi ve Ticaret Odası ile Ziraat Odasını BDP eğilimliler kazanmış. Birecik egemen sınıfı durumu kavramış. Onlar da Kürdistan’ın ulusal birliğindeki yerlerini almaya başlamış. “Sanayi ve Ticaret Odasında 26 yıllık egemenlik yıkıldı ve sistem partilerini bu etkiyle destekleyen halk böylece özgürleşti. Birecik’te seçim zaferimizin işaretlerinden birisi budur.”
Kadın bürosunda
Geçmişte de seçim dönemlerinde seçim bürolarına gidiyorduk. Bürolar bir bakıma erkek bürolarıydı. Bu defa Birecik’te ilk uğradığımız büro “kadınların bürosuydu.” Bir süre sonra da Birecik Belediye Eşbaşkan adayı Aliye Kızıldamak Büro’ya geliyor. Kadınlar Belediye’nin bütçesinden Birecikli kadınların toplumsal, ekonomik ve kültürel hayata katılmaları için çok ciddi bir pay talep ediyorlar. Paraları bugüne kadar erkekler kendileri için harcamış. “Devir değişti” diyorlar.
“Erkek bürolarında”, devlet alışkanlığı icabı erkekler “hiyerarşiye” göre konuşuyorlar. Burada durum değişik. Dışardan bakan “her kafadan bir ses çıkıyor” sanır. Hayır, artık kadınlar konuşuyor. Suskunluk çağı sona erdi. Kadının çağı başlıyor.
Ve birden “su” meselesi açılıyor. Şimdiki AKP’li belediye başkanının adı bir şanssızlık eseri Faruk Pınarbaşı. Bu “Pınarbaşı” suyu kendi şişelerine akıtıp, millete satıyor. Fırat buradan akıyor, şehrin suyu içilmiyor. Osman Baydemir ve Leyla Akça Urfa’yı alınca, “projeler” birbirini izleyecek ve Fırat suyu arıtılıp, Birecik’in çeşmesinden bizim eşbaşkanlar mis gibi içme suyu akıtacak. O zaman Faruk Pınarbaşı’nın da “şişeleri rafta kalacak...” Kadınlar kahkahalarla gülüyor.
Ama tam gülerken, kaşlar çatılıyor. “Elçiler” var diyor bir kadın. Bunlar Suriye’den göç eden kadınları “satan” unsurlar. Erkeklerin yarattığı bu iğrenç pazarı da kurutacağız diyor BDP bürosundaki kadınlar. “Kumalıktı”, “namus cinayetiydi”, erkek egemenlikten kalma ne varsa, hepsiyle savaşacaklar. Belediye seçimi bir işe yarayacaksa en çok bu işe yarayacak...
Kadın zabıta ‘taburları’
Göstermelik kadın zabıta ile yetinmeyelim diyor Şirin. 12 yaşında. Annesiyle birlikte seçim bürosunda yapılan toplantıya katılıyor. Devam ediyor: “Tıpkı Rojava’daki kadın taburları gibi kadın zabıta birlikleri kuralım... Aklımızda bir ışık yanıyor: Bu kadınların güvenliğini sağlayacak bir çözüm olabilir Başarılırsa, bu çözümün adı, Şirin Proje olacak...
Ovayı ekolojik yıkımdan biz kurtaracağız
Suruç Beledeyi Eşbaşkan adaylarıyla buluştuk. Orhan Şansal, Zuhal ekmez... Yüzde elli civarındaki oyları yüzde seksene çıkartacaklar. İkna Komisyonu varmış. Melleler, akil insanlar... Yoğun bir çalışma içindeler.
“Burada su büyük sorun... Yıllar boyunca suyu Harran’a verdiler. Maksatları Kürtlere karşı Arapları kazanmaktı. Kısmen de başarılı oldular. Şimdi seçimlere beş kala bize su vermekten söz ediyorlar. Yani bize oy karşılığında su satacaklar. Ama bu su bizim suyumuz. Kimin suyunu kime satıyorlar... Nasıl ki çözüm sürecini oyalıyorlarsa suyu da oyalıyorlar. Nasıl çözüm için mücadeleyle masaya oturtduk, suyu da öyle alacağız.”
Söz Demokratik Özerkliğe gelince, köy komünlerinden, mahalle meclislerinden söz ediyorlar. Zorlanmayacağız, nedeni şu, burada “sıra geceleri, Köy odaları” geleneği devam ediyor. Bütün sorunlar buralarda konuşuluyor. Bu zeminler zaten var olduğu için özerklik inşası için de temel var...
Her iki eşbaşkan şunu vurguladı: “Hedefimiz Öcalan’ın elini güçlendirmek ve Rojava devrimini korumak için oyları yüzde seksene çıkarmak...
‘Betonlaşan’ isot ve nar
Türkler meydanlara “Atatürk” heykeli dikerken, Kürtler “farklı” bir “heykel kültürüne” sahip. Örneğin Urfa’da büyük bir “isot” heykeli var. Suruç’ta ise kocaman bir “nar” heykeli... Düşünüyoruz: Acaba Kürtler bunu Türklerin “Atatürk” heykellerine nazire olsun diye mi yapmışlar, yoksa şehirlerinin hızla betonlaşmasına ve “isot” tarlalarının yozlaşmasına ve Nar bahçelerinin tarumar olmasına bakarak, “betonlaşan isot ve nar” simgesini mi heykelleştirmişler?
İsot ve Nar betonlaşırken, “nihayet” bir “haber”: “Suruç’a su gelecekmiş...” Ne zaman? 28 Mart’ta… Suruçlular alay ediyor: Yıllar yılı beklettiler, şimdi seçime iki gün ‘biz size su verelim, siz de bize oy verin’ diyorlar. Kimin suyunu kime veriyorlar? Kürdün Fırat’ından Kürdün toprağına akacak suyu bile bize “oy karşılığında rüşvet” olarak vermeye kalkıyorlar. YARIN: Viranşehir, Ceylanpınar ve Eyyübiyeli Şehit
HAZIRLAYAN: VEYSİ SARISÖZEN / OÐUZ ENDER BİRİNCİ