
Bilgi Üniversitesi Kürdolji Çalışma Birimi, Bilgi Üniversitesi Kültür ve Düşünce Topluluğu ve Toplum ve Kuram Dergisi tarafından düzenlenen "1990'larda Kürtler ve Kürdistan" başlıklı konferansın konuğu olarak Türkiye'de bulunan Ortadoğu'nun Şiddet Tarihi, Türkiye'nin Modern Tarihi gibi kitaplarının yazarı ve Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS) öğretim üyesi Prof. Dr. Hamit Bozarslan ve Suriye'de yaşananları yakından takip eden Ziwar al Omar, Rojava'daki sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
'Kürtler için önemli bir fırsat'
Suriye'nin içinde bulunduğu mevcut durumu "vahim" olarak değerlendiren Prof. Dr. Hamit Bozarslan, Ortadoğu devletlerinin hemen hepsinin kriz döneminde olduğunu ve bu durumdan rahatsız olduklarını söyledi. Her devletin kendi toprakları içinde mutlak bir hâkimiyete sahip olması ve dışarıda savaş yapma yetkisine sahip olduğu sitemin çöktüğünü belirten Bozarslan, "Devletlerin hâkimiyetlerini yeniden ele geçirmesi bana oldukça zor görünüyor" dedi.
Rojava'da yaşanan sürecin 4 parçaya ayrılmış Kürtler için önemli bir fırsat olduğunu belirten Bozarslan, Rojava'nın daha da önemli bir konuma ulaşacağını söyledi. Bozarslan, "Kürtler için önemli bir fırsattır. Kürtler burada bundan nasıl kurumsallaşarak? Çoğulculuk nasıl sağlayacak? Bunların tartışılması gerekiyor. Yeni siyasi modeller oluşturulmalı. Ama şöyle bir gerçek var ki, Rojava'da olup bitenlerin taşları yerlerinden oynattığı açık" diye konuştu.
Türkiye ve Ortadoğu halklarına da çağrı yapan Bozarslan, "Halkların yapabileceği şu; bu tür krizlerden yararlanarak kendilerini tarih sahnesinde birer aktör olarak dayatmaları. Bu Kürtler için geçerli, diğer halklar için de geçerli" dedi.
Kürdistan yavaş yavaş koptu
Prof. Dr. Hamit Bozarslan ve Ziwar al Omar, Bilgi Üniversitesi'ndeki konferansın "Küresel perspektifle Kürdistan" başlığında yapılan oturumunda, Selahaddin Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Muhammad Abdullah Kakasur ve Tahran Üniversitesi'nden Dr. Esmail Shams ile birlikte katıldılar.
"1990'lara girerken: Kürdistan'da 80'li yılların mirası" başlıklı bir sunum yapan Prof. Bozarslan, döneme ilişkin tarihsel bilgiler paylaştı. Kürdistan'ın 1970'lerin sonunda yavaş yavaş koptuğunu, siyasal olarak ayrıldığını ifade eden Bozarslan, "Kürdistan'da bu süreç devam ediyor. 68'den 2000'lere kopmadan devam ediyor. Kürdistan'da kuşaklar arasında problemlerle birlikte süreklilik de var. Mardin'de iki eşbaşkan var, biri 25 yaşında, diğeri 70 yaşında. Bu örnekle bile kuşaklar arasındaki sürekliliği görüyoruz" dedi.
PKK yeni dinamizm oluşturdu
70'lerin sonunda Refah Partisi'nin Kürdistan'da kırıldığını, çünkü Kürt gerçekliğini kabul etmediğini hatırlatan Bozarslan, "CHP'nin gücü de Kürdistan'da kırıldı. O dönemden sonra Kürdistan'a CHP giremiyor" diye kaydetti. Bozarslan, AKP’nin Kürdistan’daki varlığının ise Kürtler yönelik politikasının tutumuna göre değişebileceğini söyledi. Bozarslan, devletin bütün baskı politikalarına karşı PKK’nin yeni bir dinamizm oluşturduğuna dikkat çekerek, şunları söyledi: "Sadece Kürdistan'ın özgürleşmesi için değil aynı zamanda yeni bir Kürt kimliği de oluşturması gerektiğini söyledi. Türk devlet terörü, Ergenekon olmasına rağmen hareket gelişti."
'Devlet bu savaşı kaybetti'
90'lı yılların Kürt coğrafyası için "çok karanlık yıllar" olduğunu belirten Prof. Bozarslan, "Kürtler ortadan kaldırılıyordu. Lice, Kulp gibi yerlerde katliamlar yapılıyordu. Demirel, devletin rutin dışına çıkılabileceğini söylüyordu. Devlet kazanamadı. Devlet bu savaşta kaybetti. Devletin klasik anlayışı, kabulleri yıkıldı. Kendisini bile ikna edemiyor. Devlet artık bunu kontrol altına alamıyor. Kürtler bugün tarihin gidişatında önemli rol alabilir" diye konuştu.
Türkiye'nin yaklaşımı önemli
Suriye'deki siyasi hareketleri yakından takip eden araştırmacı Ziwar al Omar da, Rojava'daki mücadele ile Türkiye'nin yakından ilgilendiğini ve Türkiye'nin yaklaşımının Suriye için önemli olduğunu söyledi.
Türk Hükümeti'nin Suriye'deki rejim için öngördüğü şeyin Tunus, Libya, Mısır gibi bir rejim çöküşü olduğunu; ancak bunun gerçekleşmediğini hatırlatan Omar, "Türkiye bu durumda, eski rejimden daha fazla toplumsal ekonomik kazanımlar elde edecekti. Yıkılan rejim sonucunda kurulacak yeni rejimlerle, örgütlerle ortak işbirliğine gidilecekti. Ama bunun tam tersi yaşandı. Türkiye üzerinden de oyunlar oynandı. Çünkü, Türkiye ve Suriye arasında, sosyal yapı bakımından, Alevi, Kürt, Sünni yurttaşlar bakımından, çok yakın şeyler vardı. Bu durum, Türkiye'de huzursuzluk yarattı. Bu yüzden Türkiye olayların bir an önce sonuçlanmasını istedi" diye konuştu.
Rojava'da gerçekleşen devrimden korkulmaması gerektiğini ve Rojava'nın bir model olabileceğini söyleyen Omar, ekledi: "İran ve Türkiye de bundan korkmamalı. Bu modelden de herkes memnun olabilir."
Devrim engellenemez
Bilgi Üniversitesi'ndeki konferansta "1990'larda Suriye'deki Kürtler ve Kimlik meselesi" başlıklı sunum da yapan Omar, 1987'de Kürtlerin Şam'da büyük bir eylem gerçekleştirdiğini ve Suriye'nin Newroz'u yasakladığını hatırlatarak, "Bu yasaklama sonucunda Kürtler bu yasakçı zihniyete karşı çıktılar. Bu protesto sonucunda o eylemde bir Kürt yaşamını yitirdi. Bu karşı çıkış önemliydi, çünkü bir ilkti. Kürtlerin karşı çıkışları Suriye'denin inkar politikasını değiştirmesine neden oldu. Rejim bir şeyi fark etti ki; bu olaylar Kürt toplumu içinde büyük değişime neden oldu. Düşünsel olarak da değişime neden oldu. Rejimin çizdiği kırmızı çizgiyi yok ettiler. Bu konuda bir şeyler yapmak istediler ve yaptılar. Rojava'da 3 yıldır bir devrim süreci yaşanıyor. Suriye elinden geleni yapıyor bu devrime engel olmak için ama istediği gibi olmayacak" dedi.
Legal siyasetin bedeli
Doç. Dr. Cuma Çiçek, “1990’lı yıllarda legal siyaset” üzerine sunum yaptı. Legal siyaseti tercih eden insanların da ağır bedeller ödediğini belirten Çiçek, Kürt legal siyasetinin önündeki engeli, merkeziyetçi sistemin Türkiye’de çok etkili olması olarak gösterdi.
Siyasallaşmanın da dili
Arel Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Engin Sustam siyasal direnişin kültürel boyutunu masaya yatırdı.
Sustam, 1991’de MKM’nin kurulması ile 90’lar kuşağının kendisini ortaya koyduğunu dile getirerek, “Hesaplaşma ve propaganda dili yaratıldı. Dönemin dili sadece savaşın değil siyasallaşmanın da dili” dedi. 1990’lardaki kültürel yaklaşıma dikkat çeken Sustam, şunları kaydetti: “MKM üzerinden giden kültürel asimilasyonla mücadele eden bir anlatı var. Bu anlatım 90’ların başında şiirde ve tiyatroda kendisini gösteriyor. 2000’li yıllardan sonra daha fazla ürünler ortaya çıkmaya başlıyor.”
Serhildanın etkisi
Open Üniversitesi’nden Dr. Cengiz Güneş, Dr. Cengiz Güneş, “Serhildanlar ve Kürt direnişinin kitleselleşmesi” başlıklı sunumunu yaptı. 1990’larda yapılan kitlesel eylemlere değinen Güneş, Newroz’un ideolojik anlamda kitleleri harekete geçiren kamusal bir kutlama olduğunu belirterek, “PKK’nin mücadelesi ilerledikçe serhildan kurucu unsurlarından biri oldu” dedi.
Gençlik hep öncüdür
Dicle Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, “Direnişin temel dinamiklerinden biri: Gençlik hareketi” başlıklı sunumunu yaptı. Yıldırım, 90’lı yılların sıradan bir on yıl olmadığının altını çizerek şunları aktardı: “90’lı yıllar aynı zamanda zulmün, ölümün, kaybetmenin yıllarıdır. Sürgündür, göçtür, gözyaşıdır, ekolojinin ve doğanın yıkımıdır. 90’lı yıllar sonsuz direnişin de yıllarıdır. Kadınlar 90’lı yıllarda iyi işler yaptı. Gençler Kürt Özgürlük Hareketi’nin başlangıcından bugüne öncü olmuşlardır. Gençler sadece partinin kolu değildir. Siyaset alanında da bir irade olarak kabul edilmiştir.”
“Kürt gençlerinin misyonu gençlik kolu dersek küçük görmüş oluruz” diyerek konuşmasına devam eden Yıldırım, “Kürt hareketinin önemli bir parçası gençler olmuştur. Kürt hareketi gençler olmadan hiçbir şey düşünmemiştir. 90’lı yıllarda gençler illegalite ve legal arasında, dağ ve kent arasında, üniversite öğrencisi ve gerilla gençler arasında pek bir ayrım kalmamıştı; ortak bir yaşam vardı” dedi.
Devletin her zaman Kürt gençlerini hedef aldığını dile getiren Yıldırım, “Gençleri işlevsiz hale getirirse geleceksiz bir Kürt yaratmış olacağını biliyordu. Özel savaş sistemi Kürt gençleri üzerinde kirli oynadı. Gençler devletin değil kendi güçlerine inanıyorlar. Kendi dillerini geliştirmek için uğraşıyorlar, kimliklerine sahip çıkıyorlar” diye konuştu.
Kürtler sayesinde
Kürt sorununa dair pek çok kitap kaleme alan Utrecht Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Martin Van Bruinessen, Bilgi Üniversitesi’ndeki konferansta, “1990’larda Kürdistan: Kimlik politikaları, sivil toplum, kurumsallaşma çabaları” başlıklı sunum yaptı.
1990’lı yıllarda hem Ortadoğu hem de Balkan coğrafyasında yaşananları özetleyerek, Kürtleri durumunu da ekleyen Bruinessen, konuşmasının sonunda yeni medyanın ve uydu kanallarının ortaya çıkmasına değindi. Bruinessen, “Türkiye’de özel kanallar Kürt meselesini daha iyi tartışıyorlar. Çok önemli bir gelişme, Kürtlerin 1995’te kendi uydu kanalı Med TV yayına başlıyor, diasporada çalışıyor. Bu televizyon kanalı için Emir Hasan çok güzel bir isim koydu; ‘Yerde, toprakta Kürtlerin egemenliği yok ama uzayda bağımsızlık oldu’ dedi. 1991’de Türkiye’de, Kürtçe yasağı kısmen kaldırılıyor. Kürtler sayesinde sadece Kürtler değil tüm gruplar da kendisini keşfetmeye başladı. Rumca, Lazca, Ermenice, Süryanice, Arapça dönemi başladı. Türkiye’de artık monolotik Türk kimliği ortadan kaldırılıyor” dedi.
PKK’nin sadece silahlı mücadele vermediğini, politik/toplumsal mücadelenin boyutlarına işaret eden Bruinessen, “PKK’nin güçlü olduğu bölgelerde toplum kendisini idare etmeye başladı. Kürt siyasal partiler kuruluyor o dönemde. İlk kez Kürtler parlamentoda temsil ediliyorlar. Bu çok önemli bir tecrübe. Parlamentodan daha çok belediyeye yöneliyorlar ve Kürt idareleri oluşmaya başlıyor.” diye konuştu.
İmha ve inkar devletidir
Bilgi Üniversitesi’ndeki “1990’larda Kürtler ve Kürdistan” konferansında konuşan Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazan Üstündağ, Türkiye’de henüz resmi olarak barış ve müzakere kurumu oluşturulmadığını ancak Kürt coğrafyasında tam tersi bir durum olduğunu belirtti.
1990’ların hayaleti
Üstündağ, “1990’ların hayaleti” temasına vurgu yaparak, Roboskî’de yaşananların da bu “hayaletin” etkisinde olduğuna işaret etti. Üstündağ, şunları söyledi: “Bu hayaletin, Kürt direnişini kırmak için cana, mala, kültüre, onura el koyma dönüşümleri oldu. İkinci şey korku ve kaygıdan kaynaklanan duygu rejiminin coğrafyaya yayılan korku rejimin gündeme getirilmesi; buna da Paris’te 3 Kürt politikacının öldürülmesi örnektir.”
Türk medyasındaki gazetecilerin, 1990’lara bakış açılarını anlattıkları kitaplarında, Kürt coğrafyasında yaşananlara dair pasif izleyici konumunda olduğunu kaydeden Üstündağ, “1990’ların hayaletleri, öldürülen gerillaların, yaşamını sürdüremeyen kadınların yaşamlarıydı. Açlık grevlerinde, taş atan çocuklarda 90’lar ruhu vardı. Hatta PKK ruhunda da 90’lar ruhu var. 1990’ların hayaleti denilince, devletin hukuku askıya alarak özel savaş politikaları, ikincisi korku ve endişe yaratma, kayıplar, ihanet ve Kürt coğrafyasında halen daha gerçekleştirilmeye çalışılan mücadele, kadın mücadelesi kastediliyor. 90’ları tartışmak şimdi bu hayaletlerle ilişkilenmek demek. Kimi hayaletlerin hayalini gerçekleştirmek kimisi ile veda etmek demek.”
Kanıtları da yok ediyor
Konuşmasının devamında “Türkiye devleti bir imha ve inkar devletidir 24 Nisan Ermeni soykırımından itibaren de bunu yapan bir devlettir” diyen Üstündağ, devletin sadece katliamları yaratan değil, aynı zamanda tüm kanıtları yok eden bir devlet olduğunun altını çizdi. Devletin, Ermeni Soykırımı‘ndaki gibi Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlara dair kanıtları yok ettiğini dile getiren Üstündağ, “Bizler de Kürdistan’da yaşananları kanıtlamaya, arşivlemeye çalıştık. 1990’larda ne oldu? Nasıl bilinir? sorusuna yanıt aradık. Bunları anlatmaya çalıştık” diye konuştu.
Acıların anlatılması için kimi zaman skandal anlatılar bulunması gerektiğini de belirten Üstündağ, “Hakikat acı anlatısında gizlidir. Biz de bu acılar hukuksal alanda tanınacakmış gibi bu hikayeleri biriktirmeye adadık. Bu arşivlemeyi başardık” dedi. Kürt kimliğinin kendisinin kamusal alanda karşılık bulunmasının ancak, “yaralanma” üzerinden olduğunu belirten Üstündağ, “Buna karşılık da şehitlerin, kahramanların da yer aldığı bir arşivleme gelişti. Bu iki arşivleme beraber ilerliyor” diye kaydetti.
Cezasızlık hala sürüyor
Mardin Artuklu Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Naif Bezwan, “İki tarzı devlet: Bir suç ve güvenlik rejimi olarak olağanüstü yönetimler” başlıklı sunumunu yaptı.
Olağanüstü hal dönemini 4 temel başlık altında topladığını dile getiren Bezwan, “Birincisi göçe zorlamak, ikincisi faili meçhul cinayetler, üçüncüsü yok etmeler ve dördüncüsü de böl parçala sistemidir. Olağanüstü hal rejiminin kurulması ile birlikte asimilasyon en üst düzeye çıkartıldı. Savaş suçları cezasızlık politikası ile görmezden gelindi. Yargı suçları görmezden geldi. Cezasızlık halen sürüyor” diye konuştu.
Uluslararası alana yayıldı
Uluslararası alana yayıldı
Ferei Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Bilgin Ayata, “Kökleri kazımak: Devlet politikası olarak zorunlu göç” başlıklı sunumunda, devlet ve göç ilişkisi üzerinden konuştu.
Ayata, devletin Kürdistan’da insansızlaştırma politikası uyguladığını belirterek, şunları söyledi: “5 bine yakın köy boşaltıldı, binlerce ağaç yok edildi. Tam bir doğa yıkımı yapıldı. Bunun askeri bir yöntem olduğunu, eski askerlerin kitaplarından okuyabilirsiniz. Onlar kitaplarında bunlardan gururla söz ediyor. Bu insansızlaştırma politikasının devlet ve askeri perspektifinden başarılı olduğunu söylense de uzun vadede bunun böyle olmadığını söyleyebiliriz. Göç eden insanlar yurtdışına kadar gitti ve bu mücadele yerelden uluslararası alana yayıldı. Göç politikaları bumerang etkisi yaratarak Kürt mücadelesini yerelden Avrupa’ya taşıdı.”
DİHA/İSTANBUL