Rojava, yedi düvele karşı savaştı
Şemsettin ÖZER yazdı —
- En küçük bir Kürt değerine yönelen saldırı, anında sele dönüşen bir öfkeyi tetikler. Nitekim öyle oldu. Kürt halkı birliğini, tek bir ses hâlinde yükselen “Yek e yek e, Kurdistan yek e” haykırışıyla pekiştirdi.
ŞEMSETTİN ÖZER
İnsanlığın beşiği sayılan Ortadoğu’nun merkezinde, özgürlüğe düşman bir zihniyet hüküm sürüyor. Cihatçı cehalet ve erkek egemen yasalarla dünyayı karanlığa sürükleyen bu anlayış, “ilahi kader” söylemiyle insanı edilgenleştirirken kendisini mutlak ve dokunulmaz kılmayı hedefliyor. Bu zihniyetin günümüzdeki en örgütlü taşıyıcılarından biri Türk devletidir.
Türk devleti, gerici güçlerin tamamı ve çıkarları söz konusu olduğunda özgürlük/demokrasiyi “lüks” sayan kapitalist merkezlerin desteğiyle Rojava’ya saldırdı. Amaç, bir avuç Kürt'ün ağır bedeller ödeyerek yarattığı özgürlük kazanımlarının kalıcı hâle gelmesini engellemek; dahası, bir daha kimsenin Kürt adından ve coğrafyasından söz edemeyeceği bir soykırım planını hayata geçirmekti. Nasıl ki; I. Dünya Savaşı’nda Kürtler lanetli bir tarihin kurbanı olduysa bu kez de benzer bir tarihsel tasfiye planı devreye sokuldu. Kürt adının dahi anılmasına tahammül edemeyen bu güçler, büyük bir hınçla Rojava’ya yöneldi. İnsanlığın başına bela olan bu karanlık zihniyet, önündeki en büyük engelin Kürt özgürlük iradesi olduğunu biliyordu. Özellikle insanlık düşmanı DAİŞ’in burada yenilgiye uğratılması, başta Türk devleti olmak üzere tüm gerici zihniyetler açısından bir intikam meselesine dönüştü.
Bir yıllık 'çözüm süreci'nin, Türk devleti açısından yalnızca zamana oynama, oyalama ve konjonktürel bir manevra olduğu görülüyor. Sürekli dillendirilen 'terörsüz Türkiye' söylemi ise Kürtleri etkisizleştirme, diasporadaki kurumları feshe zorlayıp teslim alma stratejisinin parçası olduğu anlaşılıyor. Unuttukları bir şey vardı: Ne Kürtler, 100 yıl önceki Kürtlerdir ne de dünya eski dünyadır.
Kürt öfkesinin fırtınaya dönüşmesi
DAİŞ’in ataları sayılan Dehak’a ve onun zulmüne karşı başkaldırmış bir halktan söz ediyoruz. Demirci Kawa’nın torunları olan Kürtleri, tarih bilincinden yoksunlukları nedeniyle boyun eğdirebileceklerini sandılar. Oysa devrimci Kawa’nın ruhu, bugün çağdaş Kawalar olarak vücut buldu ve Rojava’yı bedeli ne olursa olsun koruyup yaşatacaktır.
Türk devleti, yeryüzünde ne kadar cehalet ve barbarlık odağı varsa onları besledi, silahlandırdı ve Kürtleri yok etme hayaliyle Rojava’nın üzerine saldı, ancak Kürt öfkesinin bir fırtınaya dönüşeceğini hesaplayamadı. Bu hayal, kısa sürede kursaklarında kaldı. Yine de Türk devleti, Kürtleri tarihten silme yemininden vazgeçmiyor. Bu nedenle fırsat kolluyor, yenilginin öfkesini taşıyor. Kürtlerin yekvücut hâli, Türk devletini yaralı bir yılana dönüştürdü. Kürtler için asıl tehlike, bu aşamadan sonradır, çünkü yaralı bir yılanın ne zaman ve nasıl ısıracağı bilinmez. Bugün Türk devleti ve onun şekillendirdiği toplum, Kürt halkının fırtınasına karşı pusuda bekleyen kindar bir yaralı yılan gibidir.
Türk devleti, varlığını Kürt karşıtlığı üzerine inşa ettiği için derin bir cehalet ve ağır bir hafıza kaybı yaşıyor. Bu nedenle Kürt öfkesinin tarihsel ve toplumsal boyutlarını hesaplayamadı. Oysa Kürtlerin çağdaş Kawaları her zaman diridir. En küçük bir Kürt değerine yönelen saldırı, anında sele dönüşen bir öfkeyi tetikler. Nitekim öyle oldu. Her Kürt genci, Kızıl Ali’nin ve Arîn Mîrkan’ın ruhuyla dünyanın dört bir yanında dipten gelen bir dalga gibi ayağa kalktı. Kürt halkı birliğini, tek bir ses hâlinde yükselen “Yek e, yek e, Kurdistan yek e” haykırışıyla pekiştirdi.
Bu, Kızıl Ali’nin, Zîlanların, Leyla Qasımların, Zarifelerin vücut bulmuş hâlidir. Kürtlerde ulus bilincinin nasıl ete kemiğe büründüğünü dünya gördü fakat bunu görmek istemeyen, Türk devleti ve vahşileşmiş medyası oldu.
Kürt düşmanlığı kör etmiş
Her fırtına öncesi bir sessizlik vardır. Kürtler 100 yıl boyunca büyük bedeller ödedi, ağır acılar yaşadı, ancak bu denli güçlü bir ulusal ruhla ayağa kalkmamıştı. Rojava’ya dokunulması, Kürtler açısından “zaman bu zamandır” denilen tarihsel uyanışı yarattı. Dipten gelen dalga, sele dönüştü, sel okyanusa aktı. Bu an, Kürt halkının birleştiği andı. Kürt değerlerine saldırı söz konusu olduğunda siyasal ayrımlar, partiler, ideolojiler ve inançlar geri çekilir; ulusal duygu öne çıkar. Tarih boyunca Kürtlerin duygularıyla ve ulusal değerleriyle oynayan herkes sonunda pişman olmuştur. Türk devleti pişman olmuyor, çünkü Kürt düşmanlığı onu kör etmiştir. DAİŞ zihniyetinin devamı olan bu anlayış, bilinci körelmiş, yoksulluk ve sefaletle kuşatılmış bir toplumu Kürtlere karşı seferber ederken, Kürt öfkesinin nasıl bir sel hâlinde aktığını kavrayamadı. Kavrayamazdı, çünkü Kürt karşıtlığı, önünü göremeyecek ölçüde bir bilinç yitimine yol açmıştır.
Kürt halkı, ulusal birliğe ve özgürlüğe âşık bir halktır. Özgürlük, Kürt kadını için yalnızca bir hak değil, bir sevdadır. Kürt kadını saçını örüp zılgıt çektiğinde, özgürlük yürüyüşü asla durmaz. Katilleri en iyi tanıyan da Kürt kadınının hafızasıdır. Bu hafıza Kızıl Ali’nin ruhuyla, Hayri’nin halkına söylediği sevda türküsüyle birleştiğinde ve gençlik “zaman bu” dediği anda, kimse bu fırtınanın karşısında duramaz. Tarih bir kez daha gösterdi: Her zaman, Kürt kadınının ve Kürt gençliğinin zamanıdır. Zamanını da tarihini de kendisi yaratır. Kendi kahramanını yaratan halk, kendi destanını da yazar ve destan tarihseleşir.
