Küresel güçlerin üzerinde çekiştiği ve kıyasıya tepindiği Suriye’de yeni bir döneme girilmektedir. Hafız Esad Suriye’sinde at koşturmak her siyasetçinin harcı değildir. Hele hele Erdoğan gibi yalancı ve hokkabaz birinin güç gösterisi, nihai sonuç almakta uzaktı. Bugün ise geçici alanları işgal etmiş olması başarı değildir, tam tersine bir zorbanın çaresizliğidir. Dünyadan tecrit olmayı göze alacak kadar Kürt düşmanlığı yapmaktadır. Türkiye, Suriye zemininde işgalci bir güç olmaktan ve öyle anılmaktan öteye hiç bir kazanımı olmayacaktır. Yıkılan bir Suriye’de ayakta kalan yine rejim olmuştur. Bu rejimin ayakta kalmasının sırrı onun geçmişinde saklıdır.
Hafız Esad’ın siyasetteki dahiliği, Suriye’yi uluslararası dengelerden çok iyi yararlandırmıştı. İki kutuplu dünya dengelerini iyi kullanmasını bilmişti. Alevi azınlığın Sünni çoğunluğu yönetmesi, iç siyasette denge kurmadaki mahareti, en az dış siyasi dengeler kadar iyi örülmüştür. PKK önderliğinin Hafız Esad döneminde sürdürdüğü 20 yıllık Suriye pratiği de bu anlamda öğreticidir. Rojava’nın ortaya çıkması bu 20 yıllık pratiğin ürünüdür. Suriye dünya dengelerinden yararlandı, PKK de Suriye’den yararlandı denilse yeridir.
Arap baharının rüzgarına kapılan ülkeler domino taşı gibi ardı sıra devrilirken Suriye rejimi ayakta kalmayı başardı. Hatta bu son hamlelerden faydalanarak kendi konumunu daha da sağlamlaştırmış durumdadır. Türkiye, Suriye topraklarını işgal edip rejimi devirmek için çeteler ile birlikte ellerini ovuşturup beklerken, Beşar Esad’ı muhatap alma durumuna kadar gelmek zorunda kalmıştır. Bu ateşkes sürecinde dolaylı da olsa tıpkı QSD’yi muhatap aldığı gibi. Yani ‘asla muhatap almam, oturmam’ dediği halde muhatap almak zorunda kalarak tükürdüğünü yalamıştır.
Sahanın asıl aktörleri ABD ve Rusya oyun kurucular olarak görevlerini icra etmeye devam etmektedirler. İran faktörünü de hesaba katarsak, uyumsuz politikaların uyumu gibi bir sonuç çıkmaktadır. Rojava alanı üzerinde çekişmeleri de bir plan dahilinde gerçekleştirilmiş oldu. Yani Kürtleri zayıflatarak, ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalıştılar. Kürtleri zayıflatmak için de Türkiye’yi bir sopa gibi kullandılar. Türkiye, Rojava Kürtlerini düşmanlaştırarak, tehdit algısı yaratarak müdahale gerekçesi yapması, Rusya ve ABD’ye kendisini pazarlaması ve kullandırtmasından bir başarı öyküsü çıkarmaya çalışmaktadır. Oysa kendisini çok kötü kullandırtmıştır. Türkiye’de sorgulama cesaretini gösterenler sormalıdır. 8 yılın ardından Türkiye ne kazanmıştır? Kürtlere düşmanlığı arttırmak gibi menfi sonuçlar dışında hiç bir sonuç elde edememiştir.
Kürtleri, Türkiye’nin askeri gücü ile tehdit ederek kendilerine mecbur etmeye çalışmaları kapitalist modernitenin çirkin yüzünü göstermektedir. Merkezi hegemonik iktidar sahipleri çıkarları uğruna Kürtleri kurban seçmeyi, ulus olarak imha etmeyi göze aldıkları çok rahatlıkla görülmektedir. Yani gerektiğinde Türk devleti ve gerektiğinde ise Suriye rejiminin sopasıyla Kürtleri hizaya getirmeye çalışacaklardır. ‘Güvenli bölge’ tam anlamıyla savaş bölgesi olmuştur. Her türlü kötülüğün ana kaynağı durumuna geleceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Dört parçaya bölünen Kürt coğrafyasının Rojavası lime lime edilmesidir. Sözde ateşkes ile bir yandan Türk devletinin saldırıları devam ederken QSD güçlerini sınırın 30 km uzağına çıkarmak için de tehdit ve şantaja başvurmaktadırlar. Bu kirli oyunla sorunlar çözülmeyecektir. Zaten sorunu çözme gibi bir dertleri de yoktur.
Kürtlerin kazanımları ellerinden alınırsa, Kürt coğrafyasına çeteleri yerleştirip Kürtleri imha etme sürecine tabi tutarlarsa, anayasa sürecine Kürtleri katmazlarsa ve mevcut statüleri tanınmazsa Kürtlerin varlık gerekçesi kalmaz. Savaşın doğuracağı sorunlardan daha fazla yıkıcı, dehşet dengiz sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bir kere ölüm yerine sürece yayılmış her gün ölüm anlamına gelecektir. Bunun hiç bir siyasi, insani, ahlaki, vicdanı yönü yoktur. Bölgeyi yeni savaşın içine çekme anlamına gelmektedir.
Her şeye rağmen Kürtler sahada önemli bir güçtür ve sürecin dışında değildir. Kurulan tuzakları görerek en kötü senaryoya hazırlıklı olmaları gerekiyor. Güncel gelişmelerin değişkenliğine göre pozisyon almak da dahil, genel çıkarlarını diplomasi, siyasi ve gerektiğinde de askeri seçenekleri en yaratıcı biçimde kullanmak kaçınılmaz bir hal almıştır.
Rojava savaşı Kürtlerin kaderini tayin edecek bir savaştır. Bu mevzi neye mal olursa olsun, ne pahasına olursa olsun mutlaka korunmalıdır. Halkımız bunun derin bilincinde olmalı ve var gücüyle mücadelesini her zeminde sürdürmelidir.