Rojava’ya saldırıların perde arkası

Forum Haberleri —

Rojava'ya saldırılar

Rojava'ya saldırılar

  • Gerek Rusya’nın gerekse ABD’nin TC üzerinden uygulamaya çalıştığı hiçbir planın bölge açısından hayırlı olmayacağı kesindir. Zira bu durumda Suriye iç savaşı derinleşecek, kazanan ne Arap ne Kürt ne Şam hükümeti ne de Özerk Yönetim olacaktır. Kazanan kesinlikle küresel ve bölgesel güçlerin hegemonyası olacaktır. 
  • Türk devletinin 5 Ekim’de geliştirdiği saldırıların özünde sonuca ulaştırılmak istenen uluslararası komplo gerçeği yatmaktadır. Komplonun amacı ise Kürtleri sonsuza dek tarih sahnesinden silmektir.
  • Türk devletinin bu soykırım saldırılarının tarihsel ve güncel ortak noktası görülmek isteniyorsa, yüz yıllık sözde cumhuriyet döneminden başlanarak Türk ulus devletinin Kürt siyaseti kavranmak ve anlaşılmak durumundadır.

HALİT ERMİŞ
 
Türk devleti 5 Ekim itibariyle Rojava’ya dönük SİHA tipi savaş uçaklarıyla geniş kapsamlı saldırılar gerçekleştirdi ve saldırılar halen devam ediyor. İlk günkü saldırılarda onlarca petrol, elektrik ve su tesisinin yanı sıra okul, hastane kamu hizmet alanları da hedef alındı. Resmi kaynaklar bilançonun 15 şehit olduğunu söylüyor. 
Peki bu saldırıların gerçek amacı ne? Türk devletinin soykırım amaçlı gerçekleştirdiği bu saldırıların zamanlaması nasıl bir mesaj veriyor? DAİŞ’e Karşı Uluslararası Koalisyon ve Rusya nerede duruyor? Saldırılar devam ederse süreç nereye evrilir?
Öncelikle şunu bir kez daha belirtmek gerekir ki, Türk devleti Kürtlerin dünyadaki en büyük düşmanıdır. Tüm bu saldırıların konjonktürel nedenleri olsa da temelinde yatan gerçeklik Türk ulus devletinin tarihsel Kürt düşmanlığı vardır. Bu düşmanlık ya Kürtlerin tümden soykırıma uğratılmasıyla son bulacak ya da Kürtler bu düşmanı yenerek statü sahibi olacaklardır. 
Bu kısa notu düştükten sonra, bugün yaşanan saldırıların perde arkasına bakmak, mevcut durumu anlamaya çalışmak bundan sonra yaşanabilecek olası gelişmelere de perde aralayacaktır. 
 
Ankara eylemi ve çarpıtılan soykırım gerçeği
Türk devletinin 5 Ekim’de geliştirdiği saldırıların özünde sonuca ulaştırılmak istenen uluslararası komplo gerçeği yatmaktadır. Komplonun amacı ise Kürtleri sonsuza dek tarih sahnesinden silmektir. Fakat bu başarılamayınca, bölge merkezli cereyan eden Üçüncü Dünya Savaşı’yla birlikte komplo yeni bir evreye taşırıldı. Türk devleti bir yandan Önder Abdullah Öcalan üzerinde tecridi derinleştirirken, Kurdistan’ın direnen tüm odaklarına karşı da topyekûn bir soykırım saldırısını devreye koydu. 
Ortadoğu’da patlak veren Üçüncü Dünya Savaşı bölgede yüz yıldır özgürlük savaşı veren Kürtlerin örgütlü halk gerçeğiyle birleşerek Rojava Devrimi’ni yarattı. Bu gerçeği gören Türk devleti Kürtleri yapabilirse bölge devletleri, özellikle de Suriye ile savaştırarak tasfiye etme yolunu denedi, başaramayınca da DAİŞ gibi çağın en karanlık ve insanlık düşmanı bir çete yapısını Kürtlerin üzerine sürdü. Bundan da sonuç alamayınca kendisi devreye girdi. Efrîn işgaliyle başlayan Kürtlere dönük fiili saldırılarını 9 Ekim 2019’da yeni bir evreye taşıdı. Ne manidardır ki, tam da yeni bir komplo yıl dönümüne girerken bu kez hava saldırılarıyla tüm Rojava sahasını hedef almış durumda. 
İşin bir yanı bu iken, diğer yanı da 8 yıldır Kurdistan dağlarında gerillaya karşı yürüttüğü savaşta yaşadığı yenilgi gerçeğidir. 
Gerillayı tümden tasfiye etmek için yola çıkan TC, birkaç hafta ya da en fazla birkaç ay içinde bu amacına ulaşacağını hesaplarken, aradan geçen 8 yıl da içte ekonomik bunalım, sözde cumhuriyet olan ülkede meclisin anlamsızlaşması, anti demokratik zihniyetin tekelinde gelişen diktatörlük sisteminin inşası gibi bir sonu yaşamaktan kurtulamadı. 
Tabii dünyaya terör ihraç eden sistemik yapısıyla da dünyada teşhir ve tecrit oldu. Hal böyle olunca faturayı her şekilde Kürtlere çıkarma zihniyet ve amacında derinleşmeyi yegâne yol belledi. 
Rojava’ya dönük 5 Ekim sabahı başlayan saldırıları Ankara eylemi ile izah ise savurduğu yalana kılıf olmaktan öteye gidemedi. Oysa 8 yıldır Kurdistan’da aralıksız bir soykırım saldırısı altındadır. Bu saldırılar sadece gerillaya dönük de değil, aksine demokratik siyaset alanından, kültürel alana, toplumun demokratik örgütlerinden, kadın ve gençlik örgütlülüğüne varana dek her tarafta faşizmi fütursuzca devreye koydu. 
İşte tüm bunların sonuçsuz kaldığı, onurdan, şereften ve özgürlükten yana tek bir Kürt’ü teslim alamadığından bu kez yeniden yönünü Rojava’ya çevirdi. Zira Rojava Erdoğan’ın yeni Osmanlı hayallerini yerle bir eden bir role sahip.  
Bu gerçeklerden yola çıkarak, 5 Ekim Rojava işgal ve soykırım saldırılarını Ankara eylemine bağlamak, Kürt’e ölümden öte yol tanımamaktır. Gerekçe ise tam bir safsatadır. Dolayısıyla Ankara eyleminin Türk devletinin Kürt soykırım siyaseti ve uygulamaların bir sonucu olduğunu bilmek kadar, Rojava’ya dönük saldırıların da direnen, onuruyla, toplumsal ve kültürel değerleriyle yaşamaya çalışan Kürt’e karşı Türk ulus devletinin yüz yıllık siyaset geleneği ve uygulaması olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. 
 
Zamanlama manidar
Zamanlama da elbette altı özenle çizilmesi gereken bir husus. Yukarıda kısaca değindiğimiz uluslararası komplonun yıl dönümü arifesine denk getirilmesi Türk devlet geleneğinin bir tezahürüdür. 
Önder Apo’ya Şeyh Sait’in idam yıl dönümünde idam cezasının verilmesi ne kadar manidar ise ve Serêkaniyê-Girê Spî işgal saldırılarının yanı sıra Şengal kazanımlarını tasfiye amaçlı 9 Ekim anlaşması ile bugünlerde Rojava’ya dönük gelişen saldırıların zamanlaması da bir o kadar manidardır. 
Bununla Kürtlerde bir yenilgi, umutsuzluk ve başarısızlık psikolojisi yaratılmaya çalışılıyor. Tarihin Kürtler için tekerrürden ibaret olacağı bir Kur’an ayeti gibi belletilmek isteniyor. O açıdan eğer Türk devletinin bu soykırım saldırılarının tarihsel ve güncel ortak noktası görülmek isteniyorsa, yüz yıllık sözde cumhuriyet döneminden başlanarak Türk ulus devletinin Kürt siyaseti kavranmak ve anlaşılmak durumundadır. 
 
Uluslararası güçlerin rolü
5 Ekim soykırım saldırıları denklemindeki en önemli hususlardan biri de bölgede konuşlu küresel güçlerin rolüdür. 
DAİŞ’e Karşı Uluslararası Koalisyon’un başını çeken ABD bu hususta belirleyici ana unsurdur. Türk devletinin ABD’nin Ortadoğu’daki en büyük ittifak gücü olduğu düşünüldüğünde bu saldırıların ABD’den habersiz yapılması mümkün değildir. Dolayısıyla denklem böyle olunca bu saldırıların ABD’nin bilgisi ve onayı dışında gelişmediği de kesin olmaktadır. Hakan Fidan’ın saldırıları haber verirken ilgili güçlerin saldırı alanlarından uzak durması uyarısı kesinlikle TC’nin boyunu aşan bir uyarıdır. Rol böyle paylaşılmıştır. Kürtleri tamamen hegemonyasına girmeye zorlayan ABD, Türk devleti sopasıyla hizaya getirmeye çalışmaktadır. Kürt’ü Türk devletine dövdürüp teslim almaya çalışırken, bölge ve dünyadaki hegemonyası için de Türk devletinin Kürt düşmanlığı zaafından faydalanmaktadır. 
Diğer bir güç ise Rusya’dır. ABD’nin yanında küresel hegemonyanın diğer kutbu olmak isteyen Rusya ise, Ukrayna ve Suriye özelinde ama daha geniş perspektifte Ortadoğu’da yaşadığı çıkmazı Türk devletini yanına çekerek aşmaya çalışmaktadır. Bu umuda yolculuğunda Kürtlerin Türk devleti eliyle soykırıma uğratılması kendi hegemonyası açısından bir zorunluluk olarak görülmektedir. Öyle ki, Rusya, Suriye Baas rejiminin eski totaliter konumuna gelemeyerek, Ortadoğu planlarına hizmeti tam sunmamasının sebebi olarak da Kürtleri görmektedir. Ama aynı zamanda tüm Batı dünyasını Ukrayna’da karşısına alan Rusya, bir NATO ülkesi olan Türkiye’yi ayakta kalmanın manivelası olarak kullanmaya da çalışmaktadır. 
Dolayısıyla bu iki küresel güç de kendi dünya hegemonyaları için Kürtleri Türk ulus devletine dövdürmeyi kendileri açısından meşru bir hak olarak görmektedirler.  
 
Süreçte olası kırılmalar ve yeni dengeler
Türk ulus devletinin soykırım saldırıları bundan sonra da devam edecektir. Bu saldırıların arkasında NATO ve Rusya değişik amaç ve hedeflerle yer alıyor. Peki saldırıların devam etmesi bölge dengelerinde nasıl bir değişim ya da yeniden şekillenmeye yol açar?
Türk devleti Rojava’ya dönük saldırılarını, ki Rojava’dan kendisine karşı hiçbir saldırı olmadığı halde, devam ederse mutlak olarak QSD’nin misilleme eylemleriyle karşılaşır. Bu durum kaçınılmaz olarak zincirleme şekilde karşılıklı saldırıların yoğunlaşmasını ve savaşın derinleşmesini getirir. Savaşın derinleşmesi ve de uzun sürmesi durumunda bölgedeki güçlerin de olduğu gibi kalamayacakları kesindir. Rusya zaten Türk devletini bölgeye saldırı konusunda teşvik edici pozisyonda. Zira Rusya, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin zayıflayarak adım adım ortadan kaldırılmasını istiyor. Böyle bir durumda Suriye Baas rejimi ülkede Rusya ve İran’ın da desteğiyle adım adım hakimiyetini kurabilir. En azından Rusya ve İran’ın ön gördüğü senaryo budur. 
Ancak bunun önünde iki engel var. Birincisi QSD ve bölge savunma güçlerinin aktif savunma durumu bu planı boşa düşürebilir ve bu Türk devleti açısından bölgeyi içinden çıkılmaz hale getirebilir. 
İkincisi, Türk devleti halen Efrîn, Cerablus-Bab hattı, Serêkaniyê, Gire Spi ve İdlib’de işgalci güç konumunda. Daha ötesi, bu bölgelerde denetiminde 100 binlerce cihatçı çete var. 6 Ekim’de Humus’ta Şam hükümetine bağlı askeri akademinin mezuniyet törenine yapılan saldırı gözetildiğinde bu azgın çetelerin harekete geçirilmesi durumunda işin nereye varacağını kestirmek zor olmayacaktır. Suriye bu şekilde kesinlikle yepyeni bir savaşla karşı karşıya kalacaktır ki, TC’nin Halep’ten Dêrike kadar olan bölgeyi işgal etmek istediği de sır değil. 
Ancak mevcut durumda Rusya, İran ve TC’nin danışıklı da olsa bir uzlaşma halinde Özerk Yönetim’e saldırdıkları bundan bir süre önce Derazor’da yaşanan olaylarda net şekilde ortaya çıkmıştı. Eğer QSD karşısında başarılı olmuş olsalardı bugün bölgeye dönük hava saldırılarından değil, sahada canlı yürüyen sıcak bir savaştan söz ediyor olacaktık. Ancak plan başarılamayınca bu kez rota Ankara eylemi de bahane edilerek hava saldırılarına dönüştürüldü. Belli ki bu saldırılar bir süre bölgenin ekonomik alt yapısını hedef almaya devam edecek. Sadece ekonomik alt yapı değil, yapılacak katliamlarla da toplum korkutulmaya, sindirilmeye ve teslim alınmaya çalışılacak. 
 
Uluslararası koalisyonun olası tutumu 
Başta da vurguladığım gibi, Türk devletinin Özerk Yönetim bölgesine saldırıları kesinlikle ABD’nin bilgisi ve onayı dışında düşünülmemeli. ABD, bölgede dengeleri elinde tutmak ve TC’nin daha fazla Rusya’ya yanaşmaması için bu saldırıların önünü açıyor. Ancak en temel neden sadece bu da değil. ABD Kürtleri iradesiz şekilde teslim almaya çalışıyor. Bölgede bir Özerk Yönetim olacaksa tamamen kendi uydusu olmasını, Demokratik Ulus projesinden vaz geçmesini, Kurdistan genelinde gelişen soykırım saldırılarına karşı duyarsız olmasını istiyor. Kürtleri Türk sopasıyla terbiye etme siyaseti de buradan doğuyor. Ya Türk devletine katlettirecek ya da bölgedeki jandarması durumuna getirecek. 
ABD’nin Kürtlere bu dayatması elbette ki küresel hegemonya planlarıyla ilgilidir ki bu da uluslararası komplonun asıl amacıydı. Diğer yandan ABD’nin Ukrayna’da savaş halinde olduğu Rusya’yı yenilgiye uğratmasının bir yolu da Rusya’yı Ortadoğu’dan çıkarmakla ilgilidir. Rusya’yı Ortadoğu’dan çıkarmak, darbelemek hem Suriye’de istediği gibi hareket etmesini hem de İran’a karşı ciddi bir üstünlük sağlayarak Ortadoğu dizaynında elini güçlendirmek anlamına gelecektir. Elbette bu planlar yeni değildir, ancak mevcut konjonktürde bu planlar yeni saldırılarla yeni boyutlar kazanmakta, savaşı derinleştirmektedir. 
Yapılması gerekenler nelerdir?
Gerek Rusya’nın gerekse ABD’nin TC üzerinden uygulamaya çalıştığı hiçbir planın bölge açısından hayırlı olmayacağı kesindir. Zira bu durumda Suriye iç savaşı derinleşecek, kazanan ne Arap ne Kürt ne Şam hükümeti ne de Özerk Yönetim olacaktır. Kazanan kesinlikle küresel ve bölgesel güçlerin hegemonyası olacaktır. 
O halde yapılması gereken akıllı bir siyaset izleyip bölge halklarını topyekun bir direnişe sevk etmek ve tüm bu saldırı konseptlerini boşa çıkarmaktır. Şam hükümetini de aynı şekilde kendi ülkesi ve halkını böylesi bir soykırıma götürecek kirli konseptin içine girmekten geri tutmaktır. Kaldı ki Şam hükümeti gerçeği görmesine rağmen kendilerini esir alan koltuk ve iktidar hastalığından dolayı yine de bundan geri duramamaktadır. 
Bu tehlikeyi gören Özerk Yönetim, bölge halklarını örgütlemeli, seferberlik halinde her yerde meşru savunma temelinde savaşını yürütmelidir. Diğer yandan aktif bir iç ve dış diplomasiyi geliştirmelidir. Dünya halkları, uluslararası demokratik kurum ve kuruluşlar, aydın, yazar, siyasetçi şahsiyet ve yapılar harekete geçirilmeli. Bu dönemin pasif bir savunma stratejisiyle karşılanamayacağı kesindir. 
Yine Kurdistan’ın diğer parçalarındaki Kürtler kendi özgürlüklerinin de Rojava’nın geleceğinden geçtiğini bilerek, hiçbir hesap kitap yapmadan bu savunmayı sahiplenmelidir. Öyle Ankara eylemi şu bu safsata ve bahanelerle soykırım saldırılarını meşrulaştıran yaklaşımları kesinlikle kabul etmeden, TC’nin zaten her hâlükârda Kürt soykırımı gerçekleştirme peşinde olduğunu bilerek mücadeleyi geliştirmek durumundadır. Ankara eylemine bu kadar atıfta bulunulması Kürtler her türlü soykırım karşısında sessiz kalsınlar, ölsünler, tasfiye olsunlar demektir. Yoksa Efrîn işgal edildiğinde, Serêkaniye ve Gire Spi işgal edildiğinde Ankara eylemi mi vardı ki! Gerekçeyi Ankara eylemine dayandıranlar kesinlikle Kürtlerin teslim olmasını isteyenlerdir. Teslim olmak, öz savunmayı yapmamak soykırımla eş değerdir.
 
 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.