Çalınıyor savaş tamtamları şatafatlı saraylarda. Toplanıyor güvenlik zirveleri peşpeşe Ankara’da. Ve kalemler kırılıyor Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında. Savaş kararı alanlar sadece ülkemiz Kürdistan’ın kuzey yakasındaki insanlarımıza düşman değiller. Nerede Kürtler biraz nefes almaya başlasa, savaş tamtamları çalar Ankara’da. Fazla değil, biraz geriye baktığımızda, daha birkaç yıl önce, 2003 ile 2007 yılları arasında Mehter Marşları’nın Güney Kürdistan için çaldığını, mantar kafalılar unutmuş olsa da Kürtler hatırlar. Bu yıllar arasında Türk savaş erkanı ne kadar toplantı yaptı, sayısını hatırlamak güç.
1988 yılında Halepçe Saddam alçağı tarafından kimyasal silahlarla bombalandığında, aynı yılın yazında yüzbinlerce sivil Kürt, BAAS diktatörlüğünün saldırılarından dolayı sınıra vurduğunda, 1991 yılında benzer bir durum yaşandığında Saddam ve BAAS diktatörlüğüne karşı Güvenlik Zirvesi’ne ihtiyaç duymayan, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantılarında gündem konusu dahi yapmayan Ankara, 2003 yılında Saddam devrilip Hewlêr’de Kürtler biraz nefes almaya başlayınca ardı ardına toplantı yapma ihtiyacı duydu. Kırmızı çizgiler belirlenip savaş gerekçeleri sıralandı. Ordu sınır boyuna yığılarak, kahvaltının nerede yapılacağı, akşam namazının hangi Kürt kentinde kılınacağı aylar, yıllar boyu tekrarlandı. Güney Kürdistan’ın bir statüye kavuşmaması, Kürdistan’ın Bağdat’tan yönetilmesi için ne kadar enerji sarfedildi, ne kadar kaynak harcandı, ne tür kararlar alındı, Kürtlere ağza alınmaz hangi küfürler edildi, bilen bilir, hatırlamak isteyen hatırlar.
Ankara’da alınan kararların, sınırın diğer taraflarında hiçbir hükmünün olmadığını tarih kalemini kırarak gösterdi. Irak federal bir devlete evrildi, Kürtler anayasada haklarıyla anıldı, Kürtçe resmi dil olarak tanındı, Kürdistan kendi kendini yöneten, parlamentosu ve hükümeti olan devlet içinde bir devlete dönüştü. Ankara’nınsa savaş nedeni saydığı tüm kırmızı çizgileri sulandıkça sulandı, tanınmaz hale geldi. Sonunda ne kırmızı çizgilerden bahseden, ne de Kerküklü Türkmenleri hatırlayan kaldı. Ve Türk savaş erkanının almış olduğu savaş da dahil tüm kararlar kozmik odaların raflarında tozlanmaya terkedildi.
2003 ile 2007 yılları arasında da bugün iktidarda olan ekip yönetimdeydi; tükürülen ve kusulanların tümü fazlasıyla yalanmak zorunda kalındı. O zaman gündem Güney Kürdistan’dı, bugünse Rojava, Suriye işgali altındaki Kürdistan’ın Batı yakası. IŞİD’li çakallar Rojava’da kafa kesip, çocuklara çocuk katlettirdiğinde, Kürtler, Hıristiyanlar ve Alevileri dini ve etnik temizliğe tabi tutup katliamlar gerçekleştirdiğinde bırakalım MGK toplantıları yapmayı, sınırda asgari güvenlik tedbirine dahi ihtiyaç duymayanların, Til Ebyad (Girê Sipî) asıl sahiplerinin eline geçtiğinde peş peşe güvenlik zirveleri toplamaları fazlasıyla manidar ve olan biten, Kürt düşmanlığını ele vermeye yetiyor.
Kobanê düşse, Girê Sipî IŞİD’li canilerin elinde kalsa, tüm güney hattı cellat ve katillerin eline geçse bu savaş ve müdahale gerekçesi sayılmayacak, ama Kürtler kendi toprakları üstünde çakalları temizlediklerinde bu savaş gerekçesi sayılacak, zirve üstüne zirve gerçekleştirilecek ve Kürtler buna amenna diyecek, öyle mi?
Girdik gireceğiz denilen topraklar Kürt yurduydu geçmişten bugüne. Sonra TC’nin Şark İslahat Planı’nı kopya eden BAAS rejimi 1960’ların başında Arap Kemeri oluşturmaya başladı. Yüzbinlerce Kürt bir kararname ile vatandaşlıktan çıkarıldı, kendi yurtlarında heimatlos oldu bir anda. Arazileri, tarla ve bahçeleri, köy ve kentleri başka yerlerden getirilen Arap aşiretlerine peşkeş çekildi. Böylelikle her üç kardeşin –Cizîrê, Kobanê ve Efrîn- arasına yabancılar yerleştirildi. Ve bu şekilde demografik yapı ile oynanarak coğrafik yapının el değiştirmesi amaçlandı.
Ama tarih bu ya, Ayn al-Arab demekle Kobanê Arap Pınarı olmuyor, Til Abyad demekle Girê Sipî eyvallah deyip çekip gitmiyor. Ve hak dönüp dolaşıp yerini buluyor. Mümkünü yok, üç kardeşin kolları kavuşacak birbirine ve her üçü birden duracak govende. Kim ne yaparsa yapsın, tarihin hükmü bu yönde olacak!
Hatırlayın bir kez. “Kobanê düştü, düşecek” denildi ve ardından 6-7 Ekim tarihlerinde Kürdistan’ın Kuzey yakası el değiştirdi bir anda; birçok il ve ilçede Türk devletinin esamisi okunmadı. Ve bu durum Türk devlet katında travmaya yol açtı. Kamu güvenliği lafı düştü o tarihten bu yana lügata ve peşinden alel acele sıkıyönetim yasalarını aratmayacak türden bir İç Güvenlik Yasası çıkarıldı. Bakalım bu yasa dertlerine derman olacak mı? Rojava’ya giriş bunu da test edecek. Ve bakalım Rojava’yı işgal teşebbüsü kaç tane 6-7 Ekim çıkaracak?
Biz hatırlatalım istedik, hem bunu hem de benzer maceralara yeltenenlerin akibetini. Sahi Saddam’da 1990’ın bir yaz gününde gitmemiş miydi pirince Kuveyt’e? Peki ne oldu? Kaldı mı evdeki bulgur elinde? Ya kendisine ne oldu?