Döl yatağını dünyanın dört bin yılda anca geçebilmiş, geçerken çok eziyet çekmişti.
Kabus gibi geçen dört bin yılın ardından bütün umutların bittiği ve solukların tükendiği kan rengi bir mevsimde kimsenin bilmediği bir dilde hayata merhaba demişti.
Hayatın taşa can veren derin sessizliğe gömüldüğü, özlemlerin kanlı hıçkırıklara bölündüğü, habire dönen çaresizlik çarkı yüzünden yüreklerin yangın yerine dönüştüğü gerçek bir felaket dönemiydi.
Kötülük insanın ilk evi, uygarlığın beşiği, tarihin açık hava müzesi güneş ülkesini ele geçirmiş ve bir boydan ötekine karanlığa hapsetmişti. Ülkenin aydınlığa ve aşka dair neyi varsa silmiş, herşeyi mahvetmiş, tanınmaz hale getirmişti.
Asırlardır yas içinde olan kadim ülke ruhunu geri çekmiş, yaşama aşkını kaybetmiş, sönmeye yüz tutmuş mum misali erimiş ve tükenmenin eşiğine gelmişti.
Ne var ki son söz henüz söylenmemiş, son soluk daha verilmemişti. İşte o tam da bunun için dört bin yıllık yoldan çıkıp gelmişti. Son sözü o söyleyecek, son soluğu diriliş için verecek, ülkenin kaderini değiştirecekti.
Bunun için şafağın öncesinden gecenin sonrasına kadar direnecek, her gün ve her gece soluk soluğa ilerleyecek, insan onurunu bir daha çiğnetmeyecek, insanı kendi kaderi üzerinde söz ve karar sahibi edecekti.
Kendisine böylesi bir misyonu biçmiş, çaresizliği bir kenara itmiş, tutkuyla direnişe yönelmişti.
Kendisi için hiçbir şey istemiyor, mala mülke, şana şöhrete önem vermiyor, bunları elinin tersiyle itiyor, hayatını anlamlı kılan insanlık davasından başka bir şey düşünmüyordu.
Kendisinden başka kimseye de benzemiyordu. Cesaretine, direniş azmine, dayanma gücüne, özverisine ve bunların toplamı olan bilgeliğine akıl sır erdirmek mümkün olmuyordu.
Asırlardır aşksız ve ışıksız kalmış, hayalleri, umutları, özlemleri çalınmış güneş ülkesinden günlerden bir gün onun sesi yükseldi.
Bu ses başeğmezliğin, cesaretin, yiğitliğin, azmin, özverinin, hakseverliğin ve riyabilmezliğin sesi; geçikmiş hesaplaşmanın habercisiydi.
Hayatı taşımakta, zamanı karşılamakta zorlanan, felaketin birinden ötekine savrulan ve vurulmuş turna misali suskun yatan güneş ülkesi onun sesine karşılık vermekte gecikmedi.
Asırlardır onun yolunu gözlüyormuşcasına harekete geçti. Kuş misali bütün korkuların üzerinden süzülerek geçti. Karanlığın kalın kara duvarlarını deldi; korkuyu yendi ve ölümcül sessizliği sona erdirdi.
İlk kıvılcım çakılmış, direnişin tohumları dört bir yana saçılmış, isyan ateşleri yakılmış, isyan şarkıları uzun bir aradan sonra yeniden söylenmeye başlanmıştı.
Gencinden yaşlısına, erkeğinden kadınına, varsılından yoksuluna, köyünden kasabasına, dağından ovasına, rüzgarından ırmağına, "Munzur’da kan içen balığından", Cudi’de yangınlar içinde yürüyen karıncasına kadar canlı cansız ne varsa çığlık çığlığa ayaklanmıştı.
Uçurumun kıyısından geri gelen güneş ülkesi insan onuruna yaraşır özgür bir yaşam için kutlu bir kavgaya başlamış, kısa sürede birbiri ardına birçok mucize yaratmıştı.
Kadim ülke dört bir yanından yükselen ateşlerin içinden geçerek kendine gelmişti. Fakat her adımda ağır bedeller de ödemiş, direndikçe derin acılar çekmiş ve her biri cihan parçası kızlarını ve oğullarını kurban vermişti.
Buna rağmen ama, umutsuzluğa ve yılgınlığa yer vermemiş, bir halkadan ötekine başı dik geçmişti.
Bu arada bazı hatalar da yapmıştı. Doğrunun yanında yanlışa da sapmıştı. Nihayetinde ama, insanlık adına görkemli bir destan yazmıştı. Güneşin ülkesi bu destan sayesinde aydınlığı ve aşkı yeniden kazanmıştı.
Bilgeliğin dara çekildiği günler artık geride kalmış, özgür yaşam elle tutulacak kadar yakınlaşmıştı.
Kıran kırana geçen 35 yılın ardından tarihin en eski yerleşim birimi güneş ülkesine insanlık sahnesinde saygın bir yer açılmıştı.
Elbette misyon henüz tamamlanmamıştı. Aydınlık kazanmıştı ancak, son raund henüz alınmamıştı.
Ancak bu kadarı için bile hiçbir komplekse kapılmadan ona teşekkür etmek ve saygı duymak gerekiyordu. Kaldı ki o bundan fazlasını hak ediyordu.
Rojbûna te piroz bê PKK!
***
Sevgili Selim Ferat, kızkardeşinden sonra şimdi de 35 yıldır görmediği; göremediği annesini kaybetti. Sürgün ölüm acısını katlıyor. Her acı burada daha bir yoğun yaşanıyor. Merhumeye tanrından rahmet, Selim kardeşime başsağlığı ve sabır diliyorum…
Rojbûn
Bilgeliğin dara çekildiği günlerde, tarihin en eski yerleşim birimi güneşin ülkesinde; insan soyunun ilk evinde dünyaya gelmişti.