Türkiye ve bölge halkları, Diyarbakır Newrozu’nda Sayın Öcalan’ın muazzam “Barış Manifestosuna’’ konsantre olmuşken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın neredeyse bütün süreci tartışmalı hale getirecek, ilk bakışta insana anlamsız gelen çıkışları ile karşılaştı.

Halbuki öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisi bizzat Türkiye içinde silahlı çatışmayı sonsuza kadar bitirme potansiyeli olan böyle bir çağrıyı önemsediğini ve beklediğini kamuoyu önünde deklare etmişti.

Öyleyse neden cumhurbaşkanı birden bire bambaşka bir pozisyona savruldu?

Önce “Kürt sorunu yoktur’’ dedi; sonra on maddelik Dolmabahçe mutabakatını doğru bulmadığını söyledi, ardından İzleme Kurulu’nu reddetti. Bütün bu olanlar Kürt sorununu çözme iddiasında olan devletin cumhurbaşkanından beklenen davranışlar değildi. 

Ne oldu da “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan” hem ‘’Kürt sorununun’’ çözümünde kendi pozisyonunu hem de “Kürt sorununun” çözümünün bizzati kendisini tartışmalı hale getirdi?

Bence bunun iki izahı var:

Birinci neden; cumhurbaşkanı ve hükümetin gündemlerinin birbirinden farklı oluşu.

İkincisi; cumhurbaşkanının Kürt Halk Önderi Öcalan’dan rol çalmaya çalışmasıdır. 

Cumhurbaşkanının öncelikli gündemi “başkanlık rejimi” ile dokunulmazlık zırhına bürünüp geçmişin hesabını vermekten kurtulmak ve Türkiye’yi daha uzunca bir süre yönetebilmekken, Davutoğlu hükümeti, kazasız belasız seçimlerden hükümet olmalarına yetecek bir çoğunluk ile çıkabilmenin gayreti içerisinde. Bu da cumhurbaşkanını kızdırmakta; kendisini aldatılmış hissetmesine neden olmaktadır.

Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanı olarak risk almıştır; bu işin sonu ya “başkanlıkla” biter ya da bu süreç Recep Tayyip Erdoğan’ı bitirir. Erdoğan’ın agresif tutumlarının bir nedeni de bu olmaktadır.

Arınç rahattır, zaten yakın bir dönem sonra siyasi hayatına en azından milletvekili ve bakan olarak devam etmeyecektir. Sonrasında ise -en azından bildiğimiz kadarıyla- yolsuzluk benzeri soruşturmaların muhatabı olacak gibi de gözükmemektedir. Aynı şeyi Davutoğlu için de var sayabiliriz; yani onu da bildiğimiz kadarıyla sonrasında bir yolsuzluk dosyası beklememektedir.

Bu durumda; Davutoğlu ve Bülent Arınç gibi çevreler olası bir seçim yenilgisi durumunda yalnızca hükümeti kaybetmekle karşı karşıya kalacakken; cumhurbaşkanı her şeyini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Yani Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AKP’nin olası bir seçim hezimetinde yalnızca seçim kaybetmeyecektir, böyle bir durum sonu; yolsuzluk dosyalarından, anayasa ihlallerine kadar varan bir yargılanmalar sürecinin de başlangıcı olabilecektir. 

Bu durum cumhurbaşkanını hem agresifleştirmekte hem de “Harp Okulu”nda yaptığı konuşmada net olarak görüldüğü gibi başka ittifak arayışlarına sürüklemektedir. Sayın Cumhurbaşkanı, düne kadar kendisine karşı darbe düzenlemekle suçladığı ordu çevrelerinden özür dilemekte; aldatıldığını söylemektedir. Adeta Cemaatin boşalttığı yeri eski derin devlet ile doldurmak istemektedir.

Derin devlet ile girdiği ilişki arayışı; cumhurbaşkanının Kürt sorununun çözümündeki yaklaşımlarını da etkilemekte, onu eski derin devletin geleneksel “Kürt Sorunu” yoktur noktasına sürüklemektedir.

Cumhurbaşkanının böyle davranmasının ikinci ve bence birincisinden daha önemli nedeni ise Sayın Öcalan’dan rol çalma isteğidir.

Sayın Öcalan; barışı, kardeşliği ve adaleti esas alan pozisyonu ile halklar açısından gerçek bir umut haline gelmiştir; bu da Cumhurbaşkanını rahatsız etmektedir. Böyle yaparak Sayın Öcalan üzerinde oluşan olumlu kamuoyu ilgisini azaltmak ve kendisini yeniden gündem yapmaya çalışmaktadır.

Ancak bütün bu çabalar nafiledir; Sayın Öcalan ve HDP; barışı ve kardeşliği esas alan politik programları ve samimi duruşları ile sadece Türkiye halklarının değil bütün bölgenin ilgi odağıdırlar ve her geçen gün bu ilgi artacaktır.