FEHMİ KATAR / BERLİN


Filistinli yönetmen Raed Andoni, “yıllardır onu avlamaya çalışan hayaletle yüzleşmek için” eski Filistinli tutuklulardan oluşan bir grupla beraber kendisinin de 18 yaşındayken soruşturmada tutulduğu İsrail devletinin en büyük soruşturma merkezi olan Al-Moskobiya’yı tekrar inşa eder. Günden güne çok farklı mesleklerden insanlar, cezaevi sürecinin nasıl bir cesaret ve mizah anlayışıyla üstesinden geldiklerine dair hatıralarına şekil vermektedir. Hücrelerin duvarları yükseldikçe duygular ve diller yok olur. Film bir yandan baskı sistemini seyirciye aktarırken yoğunluk noktası ise bütün baskılara rağmen en zor koşularda bile gülebilmenin yolunu bulmuş eski mahkumların birbirlerine güç ve cesaret veren, iyileştiren anılarına odaklanıyor. 

Filistinli yönetmen Raed Andoni ile 67. Berlinale Film Festivali’nde En İyi Belgesel Ödülü’nü alan filmi “Istiyad Ascbah” (Hayalet Avcısı) üzerine konuştuk. 


Sizi bu filmi yapmaya iten asıl sebep neydi?

Sanırım bu filmi 18 yaşındayken o cezaevine girdiğimden beri içimde yaşıyor. Tabii ki bu yaşadığım travma yıllardır farklı bir şekilde kendini açığa vuruyor. 18 yaşında yaşadığım travma ardından ben de diğer birçok insan gibi “Tamam yaşandı ve artık bunu görmezlikten geleyim ve hayatıma devam edeyim” dedim. Ama bence travmalar bir şekilde bilinçaltımıza yerleşiyor ve etkileri bizi biz farkına varmadan etkilemeye devam ediyor. Sanırım bu yüzden etkisini farklı şekillerde göstermeye devam ediyor. Belki bu bende yeterince olgunlaşıp kendimi sinema yoluyla ifade edene kadar devam etti. Dolayısıyla bunun benim kişisel biyografimle bir bağı var. Geldiğim yerde insanların çoğunluğunda buna benzer deneyimler var. Bundan dolayı da aynı deneyimleri yaşamış insanlarla bunu yapmış olmaktan oldukça mutluyum. 


Başta karakterlerin biraz çekingen ve kapalı olduğunu görüyoruz ama sonradan açılıyorlar ve birbiriyle konuşmaya başlıyorlar. Onları açmayı, en özel bilgilerini paylaşmalarını sağlamayı nasıl başardınız?

İki yöntem kullandım: Birincisi bir cezaevi seti kurmak. Böylece onlar daha önce kaldıkları cezaevini inşa etmeye başladılar. Bu kendi içlerinde yaşayan hayaletle yüzleşmek için yeterli bir motivasyon sağladı. Setin inşası ilerledikçe onların mekanla ve kendi içlerindeki hayaletle yüzleşmesi de arttı, bilinçaltları ortaya çıktı. Bu yolla onların projeyle birleşmeleri doğal bir yol ile gelişmiş oldu. İlk başta sadece izliyorlardı ama bir iki hafta sonra projeyi sahiplenmeye başladılar. Bununla beraber birbirleriyle cezaevinin nasıl olduğunu ve yaptıkları cezaevinin nasıl ona benzer hale getirileceğini tartışmaya başladılar. Projeye bağlılıkları böylece arttı; çünkü proje kendi projeleri haline gelmeye başladı. 

Aynı zamanda başka bir teknik de kullandım: Tekrar canlandırma. Canlandırma, duyguları en dip haliyle ortaya çıkarmak için mükemmel bir araç. Özelikle de onlara sorgucunun rolünü oynamalarını önerdim, böylece bir şekilde gerçekte sorguda yaşadıkları rolün tam tersini canlandırmış oldular. Ve bu rolü oynarken oldukça derin duygularını açığa vurdular. Bunun için ben başından geçenleri canlandırmayı bir şekilde belgesel olarak görüyorum.


Yardımcı yönetmen rolünde olan karakter, filmin bir yerinde sizi kontrol delisi olmakla suçluyor. Çok mu kontrol ediyordunuz?

Durum şöyleydi: Set bir sahneden başka bir sahneye geçiyordu. Her şey benim için çok açıktı. Başta izliyorlardı, sonra dahil olmaya başlıyorlardı. Ara sıra öfke patlamaları oluyordu, bazen şiddet de oluyordu; iğnelemeler, şakalaşmalar oluyordu. Ama bir noktada tansiyon çok yükseldi. Çok sert bir ortam oluştu. Öyle ki bazıları projenin bitmesi gerektiğini söyledi. Yardımcı yönetmen ile yaşanan olay da bu zaman diliminde oldu. Yardımcı yönetmen, hem diğer oyuncuların duygusal durumunu göz önüne almalı ve setten sete koşmalı hem de kendisi de cezaevi çıkışlı olarak tutukluyu canlandırmalıydı. Ama orada plan oldukça ilginçti: Yardımcı yönetmenlik onun için kendi duygularıyla yüzleşmemek için bir koruma seti haline gelmişti. O gün onu açmaya karar verdim ve şunu söyledim: “Wadia, proje öyle bir yere geldi ki biz hepimiz elbiselerimizi çıkarmış yüzüyoruz sen ise halen takım elbise içinde bizi izliyorsun. Sen hep böyle yardımcı yönetmen olarak kalmaya devam mı edeceksin?” O da bunun üzerine sinirlenip bana, “Sen kontrol delisisin” dedi. Bu olaydan sonra ben projeyi akışına bırakmaya karar verdim. Orada ona, “Sen aktörsün” dedim; o da filmde de göründüğü gibi ben makyajdayken gelip beni tutukladı. Biz aslında o sahneyi daha önce oynuyorduk ama onun gelip beni yani yönetmeni tutuklaması atmosferi biraz sertleştiriyor ama sahne aynı zamanda filmin gidişatını değiştiriyor. Çünkü bu sahne artık filmi akışına bırakıyor ve zaten bu sahneden sonra film başka şekilde akmaya başlıyor. Filmi akışına bıraktıktan sonraki haliyse bambaşka oluyor. Ondan sonrasında güzelik açığa çıkıyor. Oyuncular artık kendi duygularından daha çok bahsetmeye, birbirleriyle daha sıcak ilişkiler kurmaya başlıyor. Kendi deneyimlerinden, çocuklarından, yaşadıklarından konuşmaya başlıyorlar. Filmin bundan sonrası çok farklı bir yön alıyor. 


Karakterlerden biri filmin bir yerinde cezaevindeyken başka bir hücrede intihar etmeye çalışan kardeşinden bahsediyor, ağlıyor ama sonrasında oldukça neşeli ve bir yükten kurtulmuş görünüyor...

Bence her karakter bu yolculuğu kendi yöntemiyle geçti. Adnan içinse evet, Adnan cezaevinde kendini öldürmeye çalışan kardeşiyle ilgili anlattıklarıyla şaşırttı bizi. Oldukça duygusal bir andı. Ama sonra Adnan oldukça değişti. Bu değişim yüzünde görülebiliyordu. Oldukça açıldı. Bu benim için de çok hızlı gelişen bir sonuçtu. Bu kadar hızlı olmasını beklemiyordum. Ama bu filmin açıkçası böyle bir sonuca ulaşmak gibi bir amacı yok. Bu filmin amacıi her bireye kendi olayı ile baş etmek için küçük bir anahtar vermek... Filmin onların olaylarına bir çözüm getirme gibi bir iddiası yok çünkü yaşadıkları bu projeden çok daha büyük. Ama onlardan her biri artık duygularını ifade etmenin ne kadar önemli olduğunu biliyor. Kızgınlığı, hüznü, öfkeyi göstermenin ne kadar önemli olabileceğini biliyorlar. 

Bu film, kişisel yolculuğun başlangıcı oldu. Ben kendi travmamla başka bir şekilde uğraşırım, başkaları da başka şekilde... Belki de onlardan bazıları da proje bittikten sonra daha önce yaptıkları gibi yokmuş gibi davranacaklar. Herkes sonuçta kendi olayı ile kendi yönetimleriyle baş ediyor, bu çok kişisel bir seçenek çünkü. Hiç kimseyi kendisiyle yüzleşmeye, kendi içinde yaşayan hayaletle, bilinçaltıyla yüzleşmeye zorlayamazsın. Buna kendisi karar vermeli. Bu proje onlara bir şekilde kendi içlerindeki hayaletle yüzleşmek için bir ortam sağladı. Ama ne kadar derine gideceklerinin kararını kendileri verdi. Onun için başta onlara istedikleri zaman projeyi terk edebileceklerini söyledim. 


Filmin sonunda şimdiye kadar 750 bin Filistinlinin cezaevinden geçtiğini, her on erkekten dördünün en az bir kere cezaevine girdiğini öğreniyoruz. Filminizi izlerken o insanların trajik olaylara toplu şekilde güldüğünü görüyoruz. Bu bir çeşit toplumsal iyileşme gibi bir şey olarak görünüyor. Filmi çekerken böyle bir şeyi ortaya çıkarma amacınız var mıydı? 

Belki bu kendim için kişisel bir şey. Yaşam ve özgürlük üzerine arayışlarım, araştırmalarım var. Özgürlük nedir? Özgürlük, sadece ülkenin özgürlüğü değildir; aynı zamanda sizin, kendinizin de özgür olmanızdır. Aklınızın, mantalitenizin, film yaparkenki hayallerinizin özgür olması gerekiyor. Benim için bu böyle ama diğerleri için sadece yer açtım. Onlara sadece alternatif sundum. Çünkü benim de doğduğum yer olan Filistin, halen işgal altında; yani düne ait bir şey değil yaşananlar.

Cezaevine girmek çok kolay, her zaman herkes girebiliyor. Filistinlilerin çoğu cezaevine giriyor. Biz hala özgürlük mücadelesi içinde olduğumuz için cezaevinden çıktığın anda kahraman oluyorsun, herkes senden bir kahraman yaratıyor. İnsanlar tutuklarla ilgili bir kahraman imajı yaratıyor. Aslında bu doğru, çünkü birçok insan cezaevinde gerçekten de kahraman oluyor. Ama toplum senden bir kahraman olmanı beklediği noktada sen de kendince bir kahraman oluyorsun. Travma ile mücadele etmenin en kolay yolu bu. Kahraman olmak, çok ağır deneyimlerden geçmek, seni toplum içinde güçlü gösteriyor ve yaşadığın travmayı inkar ediyorsun. Ben bu filmde onların güçlü erkekler olduğunu inkar etmiyorum ama hikayenin bir de diğer tarafı var. Bireysel olarak travmayla yüzleşmiyoruz. Bu bir çeşit, travmayla yüzleşmemek için bireysel korunma. Ve bu aynı zamanda içinde yaşadığınız topluma, hala işgal altında yaşayan topluma bir teşekkürdür. Benim yaptığım sadece yüzleşmek için bir alan açmak.


Filmi izlerken “Ezilenlerin Tiyatrosu” ile ilgili birçok imge oluştu. Bende mesela roller değişiyor, daha önce tutuklu olan kişi şimdi gardiyanı oynuyor. Sizin film yaparken böyle bir amacınız var mıydı?

Nihayetinde, kendime karşı dürüst olmam gerekirse, ben bir yönetmenim, hikaye anlatıcısıyım ve bunu bir film olarak yaptım. Ama tabii mesela psikolojiye merakım var. Hikayeyi anlatmak için psikolojik metotlar kullandım. Ama psikolog da değilim. Ben kimse için psikolojik bir tedavi aramıyorum, sadece hikaye anlatmak için bunu metot olarak kullanıyorum. Bir de görsel olarak tiyatro ile uğraşıyorum, bazı tiyatral sahneleri filmde de görüyorsun. Bu biraz benim sahip olduğum bir sinemasal kimlik. Ezilenlerin tiyatrosundan, psikolojik araştırmalardan etkilenmiş olabilirim ama nihayetinde bir hikaye anlatıcısıyım, bir yönetmenim. 


Filmden sonra, “Bu benim için bir mücadele biçimi” dediniz, bununla ne demek istediniz?

Yok, ben söylemedim, seyircilerden biri söyledi, ben de ona bunu öyle görebileceğini, çünkü uzun süreli fiziksel işgalin, bir yerde beyin işgali haline de geldiğini söyledim. Eğer toplumunuzun yüzde 20’si cezaevine girmişse, eğer her gün kontrol noktalarından geçiyorsanız ve her duvarı geçtiğinizde askerleri görürseniz, işgal ruhsal bir şeye dönüşüyor, içinizde yaşayan bir şeye... Ve o, yaşamınızdaki her şeyi etkiliyor. Bu sadece temel değil ama içinizde yaşayan bir şeye dönüşüyor. Sanırım bu film, bu çeşit bir işgalin bir şekilde tamir edilmesidir. Bir yönetmen olarak benim için en tehlikeli işgal, hayal ve ilham sistemimi işgal etmeyi başarmış işgaldir. Bu bir Filistin filmidir ama bu dünyada travmadan geçmiş bireylerin hepsini anlatan, tamamen evrensel bir filmdir. Ben onların hayal dünyamı da işgal etmesine izin vermiyorum. Her zaman özgür olmak istiyorum. Sadece fiziksel olarak değil, hayal ederken özgür olmak, şeyleri görüş biçimimde, onlara hangi hisler besleyeceğimde özgür olmak istiyorum. Bu büyük bir mücadele ve çok tehlikeli. Eğer bugün Filistin’e gidersem kısa sürede başarılı bir film yaparım. Çok fazla materyal var. Kontrol noktaları, askerler, duvarlar, oldukça fazla materyal... Ama ben özgür olmak istiyorum. Ben evrensel olmak istiyorum. Ben insan olmak istiyorum. Ben kendi insanlığımla ilişki kurmak istiyorum. Bu benim kimliğimin bir parçası ve çok önemli. Ben sadece Filistinli değilim. Ben Filistinliyim çünkü orada doğdum. Onur doyuyorum, gurur doyuyorum ama her şeyden önce yönetmenim ve bu kimliği ben yarattım. 


Sinemanızı “ezilenlerin sineması” olarak tanımlıyor musun?

Hayır, bundan çok daha fazlası. Öncelikli olarak bu film, benim ve herkes için bir sanat. Filmdeki sinemasal dile baktığımızda, eğer seyirciye belgesel bir sahneden sonra kurmaca bir sahneyi izleyip kendini sorgulamadan izletiliyorsa bu bir sinema çalışmasıdır ve ben bununla gurur duyuyorum. Çünkü en başta bununla ilgili (kurmaca, animasyon ve belgesel dilini aynı filmde kullanmak) şüphelerim vardı. Bu alışılmadık ve denenmemiş olduğu için çok riskliydi. Ama nihayetinde bu bir sanat çalışması ve bunu başarabildiğim için gururluyum. 


Bu soruyu sordum çünkü izlediğim birçok Ortadoğulu yönetmenin filminde Batılıların beklentilerini karşılama kaygısı hissi aldım. Ama sizinkinde bu yoktu…

Bence ben bu filmle Avrupalılara önemli bir şey anlatabilirim. Avrupalılar ve dünyadaki diğer seyirciler bu karakterlerden öğrenebilirler; çünkü bu karakterler, evet travmaları var, ama aynı zamanda bunun üstesinden geliyorlar; bilinçliler ve derin hayat tecrübesine sahipler. Bunlar hikayelerini seyirciyle paylaşıyor ve seyirci de bunu takdir etmek zorunda. Çünkü seyirci bu tecrübelerden çok şey öğrenebilir. Onlar kurban değil direnenlerdir. Filmdeki karakterler kesinlikle kurban değil. Sempati toplamak için dilenmiyorlar. Bu filmde karakterler deneyimlerini paylaşıyorlar, anlatıyorlar ve bu anlamda film gerçekten çok farklı. 


Ben de “ezilenlerin sineması” derken bunu kast etmiştim aslında. Çünkü sizin filminizdeki karakterler kendi hikayelerini anlatıyor ama bunu birbirini güçlendirerek anlatıyor. Çok duygusal sahneler de vardı. Mesela Ortadoğu kontekstinde alışık olmadığımız bir biçimde bir erkek ağlıyor ama bu onu güçlendiriyor…

Bu benim kendimi nasıl gördüğümdür aynı zamanda. İnsanlar seni hep kurban gibi gördükleri zaman sen de kendini kurban gibi görmeye başlıyorsun. Ve kurban her zaman tepki verendir, hiçbir zaman harekete geçen değildir. Ben film yapıyorum, harekete geçiyorum. Bu öldüren bir kategorileştirmedir. Eğer birini kurbanlaştırırsan onu bir köşeye atar ve etkisiz olmasını tembih edersin. Ama hayır, Filistin halkı gibi halklar, direnişi yaşayan halklardır.