Ayaklarını yerden kesebilenin bir tek ölüm ve düşler olduğunu bilmeyen mi vardı. Dahası bunların zamana ihtiyacı olmadığını. Ama yaşamak denilirdi onunkine. Yaşamak, yani gözlerini uzaklara dikerek ulaşmak için bilinmeyene, zamanla yarış demekti. Daimi bir yürüyüş bırakarak geceyi örtmesini bekleyerek geleceğe çıkmak. Bütün ağırlığıyla başarabilmek toprağa ve tekrar kaldırmak için umudu derman yapmak ayaklarına. Başka nasıl düşün elinden tutardı gerçek.
Böyle bırakmıştı Halil hatırda kendini. Düşle geleceğin buluşma anında var olmanın arayışıyla yaşayacaktı her gününü. Keşfetmenin yollarını bulmuştu kendisine. Günün ilk uyanışında düşen çiğden takılmıştı kıvırcık saçlarına. Tabiatın her zerresinde gözlerinin izi kalmıştı. Bütün dağ canlıların telaşlı kalpleri onun heyecanıyla çarpıyordu. Bazen dokunarak, bazen koklayarak, bazen dinleyerek, bazen de gönül gözüyle bakarak varabilmişti yaşamın bilinmeyen sırrına. Her dağlı yoldaşın terinde yaşamın sırrını keşfediyordu yeniden.
Düş gezgini dedik Halil’e. Onun için yaşam sırrını yitirmemişti. En büyük düşü, yaşamın, insanın gizemini çözmekti. Ama o da çok iyi biliyordu ki bilmek bilmeyen bir yoldur bu. Zaten bitmesini de kendisi istemiyordu. Çünkü o, gizemleri keşfetmenin, yani anlamanın heyecanını sevmişti. Onu doğrulara çeken de bu anlam arayışından duyduğu heyecandı. Sıradışılığın insanıydı Halil. Her insanın, her bitkinin, her hayvanın bir gizemi vardı ve çoğu kez Halil’in bunu sezdiği düşünülmüştür. Bir insana ya da herhangi farklı bir şeye baktığında eğer Halil gözleri sevinçle doluyor, coşku çıkıyorsa anlıyordum onun gözbebeklerinin açısına sıra dışı bir şeyler girdiğini. Sanki hazine bulmuş gibi bütün davranışlarına yansırdı heyecanı. Hele bir de dile dökmek istedi mi. Sanki her kelimeyi, cümleyi ilk defa duyarmış gibi hissederdi insan kendisini. Ona bu hissi, heyecanı yaşatan neydi? Hangi kaynaktan çıkıyordu Halil’in sevgisi?
Halil, „İlk onun gözbebeklerine baktıktan sonra hayatımda aldığım bütün kararlar artık farklı olmuştu. Şimdi de dönüp baktığımda diyorum ki, eğer hayatımda aynı dönemeçlerden geçsem, yine aynı kararları alırım. 35 yaşına geldim. Her anımı dolu dolu geçirdim, bu yüzden ölsem de hayıflanacağım bir şey bırakmadım geride“ diyor ve şöyle devam ediyordu: „Onun yanına gitmeden önce herkes gibi biriydi benim için. Karşımda bir başbakan, bilinen tarzda bir lider bekliyordum. Ve ilk heyecanım, ilgim bu yanılgımın farkına vardıktan sonra başlamıştı. Kendini verili ölçülerden hem düşüncesi-duygularıyla, hem davranış, yaşam tarzıyla arındırmış bir insanla karşılaşmıştım; her sözü, hareketi benim dikkatimi çekiyordu. İlgimi çekiyor, her an biraz daha heyecanlanıyordum. İçimde onu tanıma istemi gelişmişti. Onun gözbebeklerine bakmıştım ve işte o zaman hayal kurmaya başlamıştım. Bakarken dokunmuştu bana gözbebekleriyle ve yaşam bende o zaman uyanmıştı.“ Halil öyle akmaya başlamıştı kaynağından. Halil o kayanın suyuydu, okyanusa ulaşmanın coşkusuyla çıkıyor, yatağından taşıyordu.
Düş gezgini Halil, artık yeni kararlar alıyordu. O kararlarından en hayati olanı yüzünü ateş insanlarına, asi diyarlara döndüğü kararıydı. Düşler kervanında, zamanın esmer gecelerinde. Ateş kokusuna bürünmüş diyarlara yol alıyordu Halil. Her adım ilk adımdı ve ilk adımı keşfetmek için atmıştı. Sanatla anlatmaktı onun bütün çırpınışı. Anlatmanın uzaktan olmayacağını biliyordu. Görmeli, yaşamalıydı anlatacaklarını. Her attığı adıma bir adım daha ekliyor, yürüdükçe dağ Halil’in gözünde başkalaşıyor, başkalaştıkça Halil dağlaşıyordu. O sadece bir gözlemci, anlatıcı değil, serüvenin bir parçasıydı artık. 15 yıl boyunca dağ yolculuğu tutkuya dönüşmüş pey der pey büyümüştü.
15 yıl boyunca her gün sabahın erken saatlerinde çıkan ekmek kokusuyla coşuyor, kaynayan çayla demleniyor sevgisi, şükran ve minnetle karşılıyordu toprağın bereketini kengerin tadına varırken ve ateş insanlarının dostluğuyla taşarken duygular göğüs kafesinden, düşler bir bir gerçekleşiyor, umut gecenin yıldızlarında olgunlaşıyordu. Ne ki Halil bunları anlatamamanın hüznünü yaşıyordu. Oysa ateş insanlarını anlatabilmek için kaç dağ aşmış, son sözlere, son bakışlara tanıklık etmiş, kaç acıya, ayrılığa, özleme konuk olmuştu. „Anlatmak gerekiyor bunları“ diyordu Halil durmadan.
Bundandır sözün aracılığıyla sınırlaması kendisini, o zor koşullarda anlatmanın sanatını yaratmıştı. Bir derviş gibi geziyor, elinden bırakmadığı kamerası, fotoğraf makinesiyle sözün yetmediği yerde kalemine, kalemin tıkandığı yerde görüntülerle anlatmaya çalışarak. Her türlü yol ve yöntemi deniyor ama yine de yetmiyordu. Filmler çekiyor, toprak kokulu, saf bakışlı, hırçın ve asi yürekli insanları kamerası aracılığıyla taşıyordu, sevdikleri mutlu edebilmeleri ve bilmeyenlere tanıyabilmeleri için. O bir köprü kurmuştu ve o köprü üzerinden yeni bir dünya, yeni bir yaşam açılıyordu insanların kapıları. Sanatın buluşturmak olduğunu en iyi o anlatmıştı. O tarihle bugünün buluşmasını, ayrı insanların birlikteliğini sağlıyordu sanatıyla. Her seferinde farklı boyutlarına ayna oluyordu dağ serüvenlerinin.
Çektiği filmlerden sonra artık başka şekilde, kazandığı tecrübelerle daha güçlü ve yolculuğunun uzun soluklu olacağının elbette farkındaydı. Tabii bir de bu yoldan geri dönemeyeceğinin de. Uzaktan sanat olmaz. Sanatçı olacaksan içinde olacaksın. Acıyı anlatabilmen için paylaşmayı acıyı, sevinci yansıtabilmen için onun yaşaman, hayallerini aktarabilmen için hayal kurmayı bilmen lazım. „Şimdi ben uzaklarda olsaydım asla anlatamazdım buraları“ derdi Halil yol üzerinde. Sanatın his ve anlamla canlandırdığını çok iyi biliyordu. „Eğer gidersem geri dönmeyebilirim ama eğer gitmezsem yapmak isteğimi hiçbir zaman yapamayacağım. Ben duyduklarımı değil, yaşadıklarımı, gördüklerimi anlatmaz istiyorum“ diyordu. Halil bedelsiz sanatçı olamayacağım ve sanatçının bu bedeli vermesi gerektiğini her fırsatta dilendiriyordu.
Böyle başlamıştı Halil’in son yolculuğu. Dağ dağ gezecek, gittiği her yerde oranın tarihi geçmişini, coğrafyasını, dilini-kültürünü ve elbette oralarda bulunan dağlıların yaşamlarını çekecekti. Dağlıların yolculuklarını, yaralarını, özlemlerini, hayallerini, sevinçlerini, trajedilerini, uykularını, ne yiyip içtiklerini çekecekti. Dur demeden çalışıyor, bir yerden iki kere geçemeyeceğini, bir kişi ile iki kez karşılaşamayacağının bilinciyle yorgunluk nedir bilmeden çekiyor, konuşuyordu. Bununla da yetinmez, her şeyi kendisi yapar, o duyguyu yaşamak isterdi. Yaptıklarını anlatır, anlatırken moral alıyor, etrafındakileri de coşturuyordu. Sözlerin sığ kaldığını anlarcasına gözleri, hareketleri, ses tonuyla da anlatmaya çalışıyordu.
Düş gezgini Halil yolculuğunu tamamlayamamıştı. O yine esmer gecelerde başka insanlara, başka diyarlara ulaşmaya çalışırken ne acıdır ki, bir dağlının en son halini de yaşamıştı. Halil yolculuğunu bitirememişti ama anlatmak istediğini anlatmayı başarmıştı. Belki de gözlerini kapamadan önce takılı kalmıştı bakışları son düşüne.
Dağlıların yüreklerinde kusursuz bir sevgi bırakarak geride, o düşü de yaşam bulmuştu. Halil başka yüreklere ateş insanlarının sırrını fısıldamıştı. Şimdi o fısıldayış bir haykırıştır, uçurumlarda yankılanıp duran. Düş gezgini Halil ideal bir yaşamın serüvencisiydi, ateş insanlarının yüreklerinde yeniden can bulan…
RÛKEN MAHİR: Düş gezgini Halil