İki kadın, iki yolculuk, iki hikaye... Yönetmenliğini Helin Çelik ve Martin Klingenböck’in yaptığı “Rüzgarın Götürdüğü” belgeseli, iki Êzîdî kadının yaşam mücadelesine odaklanırken, maydanozun nasıl direnişe dönüştüğünü anlatıyor.
Documentarist 12. İstanbul Belgesel Günleri kapsamında, Êzîdî iki kadının kamp yaşamına odaklanan ‘Rüzgârın Götürdüğü’ filmi gösterildi. Yönetmenliğini Helin Çelik ve Martin Klingenböck yaptığı belgeselinin yönetmenlerinden Çelik, filmin çekim sürecine ilişkin açıklamalarda bulundu.
Biraz da benim hikayem…
Çelik, belgeseli çekmesinin nedeni olarak Avrupa’nın Êzîdî kadınlara bakış açısını tersyüz etmek olduğunu söylüyor. “Türkiye’de büyüyen bir Kürt olarak kişilik krizi ve kişilik sorunlarıyla büyüyorsun” diyen Çelik, şunları belirtiyor: “Türkiye’de yaşarken pek bu durumların farkında değildim. Ama Avusturya’ya okumaya gittim. Burada kişilik krizlerim daha da büyüdü. Kimin ben? Nerden geliyorum gibi sorular zihnimi kurcalamaya başladı. İlk defa Avusturya’da bir yabancı olarak görülmeye başlandığımı farkettim. Biraz durup kendi hikayemin üzerinde çalışmışım gibi oldu. İçimde bir his doğdu, geri dönüp Ortadoğu kadını olarak da kendi hikayemi anlatmak istedim. Bu aynı zamanda kendimi daha iyi tanımama da vesile oldu. İlk uzun metrajlı filmimin de bu konuda olması beni çok mutlu ediyor. Bu filmden sonra birçok sorunun da cevabını kendi içimde bulmuş oldum.”
Savaşın objeleri olarak görüyorlardı
2014’te Avrupa’da başlayan “mülteci krizi” beraberinde faşizm dalgası ve ırkçılığı da tekrardan hortlattı diyor Çelik. “Ortadoğu Êzîdî Kürt kadınına Avusturya’da zavallı, acıma duygusuyla bakıldığını farkettim. Bende bu kadınların gücünü ve kim olduklarını biraz da olsa anlatmak istedim” diyen Çelik devamında, “Êzîdî kadınları çok konuşuldu Avrupa’da ama hiç kimse ne bunların kim olduğunu biliyordu ne de neler yaşadıklarını. Sadece acıma duygusuyla bakıyorlardı. Hatta oradaki sol çevreler de aynı şekilde davranıyordu. Savaşın objeleri olarak görülüyorlardı.”
Maydanoz, direniş olur mu?
Temel amacının Êzîdî kadınların ne kadar güçlü olduğunu ortaya koymak olduğunu söyleyen Çelik, “Tüm yaşadıklarından sonra bile yaşama çok büyük umutla bakıyorlardı. Mülteci kampında maydanoz yetiştiriyorlar. Ait olduğunu yeri kaybetmek daha sonra geldiğin yere ait olma çabası. Bundan çok etkilendim. Bu aslında direnişin en güzel örneği ve farklı bir boyut. Kampın içinde kendilerine banyo yapmışlardı. Bunlar bence umudu güçlü kılan metaforlar. Kadınlar o kadar güçlü ki sürekli çalışıyorlar, ailesinde yetmiş kişiyi kaybetmiş ama yine de inatla direniyor. Dünyayı birileri kurtaracaksa eğer bunlar kadınlar olacak” dedi.
KÜLTÜR SERVİSİ