Bütün diktatörler birbirine benziyor. Önce memleketin ne kadar büyük iç ve dış tehlikeler, ihanetler karşısında olduğunu anlatıyor. Sonra da vatanın-milletin kurtulması için „iç ve dış düşmanlara“ karşı tek çarenin kendisi olduğunu, herkesin kendisini desteklemesinin şart olduğunu ilan ediyor. Artık onu desteklemeyenler hain, bölücü, terörist, dış güçlerin-üst aklın ajanı, dinsiz -imansızdır. Yani neresinden bakarsanız bakın katli vaciptir. Diktatör ve tetikçileri buna kendileri de biraz inandığı için, inanmayanlara da hiç tahammülleri yoktur.
Referandum öncesinde camilere kadar inen HAYIR düşmanı kampanyalarını, sokaklardaki mafyacı-polis saldırılarını ve seçim günü sandıklarda yapılan hırsızlık-gasp oyunlarını örgütleyen Erdoğan ve tetikçileri değil mi?
Şimdi Erdoğan halkın sadece parasını, malını değil oylarını da çalan, iradesini gasp eden bir çete reisi durumundadır. Bu nedenle halkın muhalefeti karşısında iktidarı çok da güçlü değildir. Zaten bu nedenle zorbalığa ve her türlü hileye başvurmaktadır.
Erdoğan’ın esas güç kaynağı aldığı şaibeli oylar değildir. Erdoğan’a o oyları da kazandıran derin devlet çetesidir. Sadece Bahçeli-Perinçek gibileri değil, devletin derin güçleri Erdoğan arkasında birleşmiş görünüyor. Onları birleştiren demokrasi düşmanlığı, Türk-İslamcı ırkçılık ve Kürt düşmanlığıdır. Erdoğan şahsında kurulan tek adam diktasının temeli de budur. OHAL ilanı yetmemiştir. İçte ve dışta esas olarak Kürtlere karşı bir olağanüstü savaş merkezi kurulmuştur. Parlamenter rejimin normal işleyişi içinde yapılamayacak olan her türlü zulüm ve savaş tek adam diktası altında kolaylıkla yapılabilecektir. Erdoğan’ın başkanlık rejimini isterken bu kadar pervasızca her türlü usulsüzlüğü yapabilmesi bu nedenle mümkün olabilmiştir. „Ben başkan olmazsam Türkiye bölünür“ iddiası da bu batıl inanca dayanıyor. Bütün istisnalara rağmen CHP de bu diktatörlüğün destekçisi olmaktadır.
Bir kere diktatörlük ilan edildi mi, ondan sonrası daha da kötü olacak demektir. Diktatörler seçimle gelse bile seçimle gitmez. Artık iktidarda kalabilmek için her türlü hukuk dışı zorbalığı yapar. İktidarda kalmak, iktidarını korumak tek amaçtır. Ama bütün bunlar kar etmez. Halkların direnişi karşısında, her birisi kendine özgü şartların sonucu olarak hazin ve kaçınılmaz akıbetlerine kavuşmuştur.
Erdoğan kendi iktidarını korumak için her türlü zulmü yapmıştır, yapacaktır. Zulüm ve savaş politikasında inat ettikçe de batacaktır.
Erdoğan, açıkça hedef gösterdiği Rojava ve Şengal halkının üzerine ilk önce DAİŞ çetelerini sürdü. Bu çetelere karşı cansiperane ve kahramanca bir direniş gösteren halk saldırıları püskürttü. Kendi özyönetimlerini ve özsavunmalarını kurdu. Orada sadece Kürtler değil, değişik milliyet, din ve mezheplerden birçok halk bir arada yaşıyor. Hepsi de kendi kimliğiyle, eşit ve özgür olarak yaşıyor. Herkese anadilde eğitim veriliyor.
Erdoğan’ın savunduğu çoğunluk diktasına dayanan TEK-TEK-TEK-TEK’çi faşist sisteme karşı orada yaşayan bütün farklılıkların özgürlüğüne, eşitliğine dayanan çoğulcu-demokratik bir özyönetim uygulanıyor. Türkiye’nin ve dünyanın dört bucağından oraya gidip yeni sistemi ve halkın özyönetimini gören bütün medya elemanları, akademisyenler etkileniyor. Dünyanın başka yerlerine de örnek gösteriyorlar. Yoksa Erdoğan’ı ve destekçilerini korkutan esas gerçek bu mu?
Erdoğan ve destekçileri bu korkuyla Rojava ve Şengal halkına saldırıyor. DAİŞ çeteleriyle yapamadığını kendi işgal güçleriyle yapabileceğini sanıyor. Bu da daha şiddetli, kapsamlı ve uzun süreli bir savaş demektir. Bütün Kürt düşmanları bu nedenle savaş cephesinde birleşiyor. Erdoğan çetesi gittikçe Saddamlaşıyor. Saddam’ın Kuveyt’e saldırması gibi Rojava’ya ve Şengal’e saldırıyor. Ama bu bir kurtuluş değildir, kendi mezarını da kendisinin kazmasıdır.
Saddamlaşmayı çare zannedenler Saddam’ın akıbetini de paylaşacak demektir. Ne yazık ki insanlık hala tarihten ibret almasını öğrenemedi gitti.