İnsan Hakları Haftası’nda olduğumuza da aldırmayın isterseniz, sadece bugüne açın gözlerinizi. İstanbul’un en meşhur semtine gidin bir Cumartesi; sadece gezmek için... Taksim Meydanı’nda konuşlanmış çevik polisleri görün, sivil dolaşan elleri telsizli yüzlerce polisle göz göze gelin. Nostalji yapıp şöyle bir bakmak isteyin meydana, Gezi Parkı merdivenlerinden, "burada duramazsınız devam edin" diye sizi herhangi yana süren telsizli sivillere naçizane "Neden?" diye sorup, "ya git ya ver kimliğini!" diyerek hiddetlenmelerine bir anlam vermeye çalışın, oradan uzaklaşırken.
Sonra İstiklal Caddesi’nden aşağı doğru yürüyün. Neler oluyor? merakıyla Galatasaray Meydanı’nda toplanan kalabalığa, ellerindeki kayıp resimlerine, her biri acı bir çığlık olan kayıp yakınlarının yüzlerine seslerine dokunun.
Tünel'e inin oradan. Tarihi binalara bakın. Her adımda karşınıza çıkan polis yığınları ve halkın üzerine gaz ve tazyikli su sıkmak için kullanıldığını televizyonlardan bildiğiniz toma araçları nedeniyle zikzaklar çizerek yürümenin sıkıntısıyla da olsa devam edin gezmenize.
Yukarı çıkarken F biçiminde oturmuş insanlar görün uzaktan. Üzüntüden konuşmakta zorluk çeken bir kızkardeşin sesi çalınsın kulağınıza. "Abim cezaevinde. Hasta, yerinden kalkamıyor, yemeğini yiyemiyor, konuşamıyor. Çok acı çekiyor ama tedavisi yapılmıyor. Tedavisi yapılsın, yoksa serbest bıraksınlar biz yaptıralım" diyor. Atılan sloganlardan F'nin tecrit olduğunu ve tecridin işkence olduğunu anlıyorsunuz. Oysa işkencenin 12 Eylül’de kaldığını düşünüyordunuz.
Karanlık çökmeye başlarken evinize gitmek üzere çıkın bulunduğunuz kafeden. Bir ses duyun yine, kalabalığın uğultusundan sıyrılıp kendini duyuran. Gezi olaylarında tutuklanan oğlunun serbest bırakılmasını isteyen bir babaya ait. " Oğlum demokratik yasal hakkını kullandı. Tutuklanması yasa dışıdır. Hükümetin hak hukuk tanımazlığıdır. Sonuna kadar oğlumun arkasındayım" diyen.
Bu kadarı da bana mı özel diye düşünüp, görüp duyduklarınızı da siyaset sayıp, uzak durmak maksadı ile unutmaya çalışarak, hızla meydana doğru dönün yönünüzü. İnsan trafiğinden biraz olsun kurtuldum derken bir çocuk çıksın karşınıza, "açım" desin. Ayakları, üstü yarı çıplak. Oysa havada kar var. Belli ki sokakta yaşıyor. İçiniz de belki de o güne kadar sakladığınız insanlığınız ilk defa isyan etsin. Bir çocuk bu havada bu kıyafetle sokakta, üstelik aç!
Oysa biraz daha kalsanız ya da başka günler de çıksanız sokağa daha neler görecektiniz. Tutuklu gazetecilerden, kadın cinayetlerinden, iş cinayetlerinden sözler çalınacaktı kulaklarınıza. Roboskî’de katledilen 34 insanın çoğunun çocuk olduğunu, katillerinin gizlendiğini öğrenecektiniz. Yüksekova’da üç genç insanın sırf gösteriye katıldıkları için öldürüldüğünü de. Açlıkları, umutsuzlukları yüzlerine yapışmış Suriyelilerin ailecek dilendiklerini, mendil sattıklarını, sokakta çalıştırılan çocukları, yine ve her zaman sokak çocuklarını…
İstemiyorsanız anımsamayın insan hakları haftasında olduğumuzu. Siyasete de uzak durun kendinizce. Sadece gözünüzü, kulağınızı, yüreğinizi kapatmadan, önyargılarınızdan uzak sokaklarda gezin birkaç gün. Görüp duyduklarınızı düşünün. Zalimin bir parçası değilseniz eğer, bu coğrafyada yaşanan zulmü, bu zulüm karşısında direnmenin zorunluluk olduğunu ve bunun için sadece insan olmanın yettiğini göreceksiniz. Eminim...
Sadece insan olmak yeter aslında
Tüm siyasi değerlendirmeleri bir yana bırakın, unutun Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin, Alevilerin, siyasi muhaliflerin katledildiklerini. Failleri cezalandırılmayan 17 bin 500 siyasi cinayeti, binlerce gözaltına kaybını, toplu mezarları, işkenceleri unutun. Boşaltılan köyleri, askerler ve korucular tarafından tecavüz edilen kadınları, silah ve bomba sesleri eşliğinde, okulsuz, hastanesiz süren yaşamları, geçirilen çocuklukları unutun. Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz ama siz yine de unutun ve bakmayın arkanıza.