7 Haziran’dan buyana fiili olarak parlamentonun çalıştırılmadığı, keyfi biçimde yönetilen bir ülkede iktidarı elinde tutan Saray’ın işlediği suçlar her geçen gün artıyor.
Artık bütün toplumun aşina olduğu bir fiili başkanlık sistemi var. Kadınların, çocukların, direnişçilerin, gerillanın, askerin, polisin, korucunun canı Erdoğan’ın iki dudağı arasında. O dudakların her açılıp kapandığında pek çok hayat son buluyor, geride kalanlar için ise yaşam cehenneme dönüyor.
Her şeye rağmen iktidarın bu kadar tek elde toplanması toplumun önemli bir kısmında ne Erdoğan’ın baskı politikalarına, ne de savaşa kolayca rıza üretebiliyor.
Şimdiye kadar yüzlerce gazetecinin çalışma hakkı sırf despotik Erdoğan iktidarının borazanlığını yapmadı diye ellerinden alındı. İşkence gören, şiddete maruz kalan, tutuklanan çok sayıda gazeteci var.
Son birkaç gündür akademisyenler de bu baskılardan nasibini aldı.
Aslında Beyaz’ın eğlence programına telefonla bağlanarak "Yazık; insanlar ölmesin anneler ağlamasın" diyen Ayşe öğretmenin bir 'vicdan hareketi'ni ateşlemesiyle başladı her şey.
Bu birkaç cümle vakti gelmiş bir söz gibi etkili oldu, Ayşe öğretmenin bu dileği günlerce konuşuldu. Yaşananların ağırlığı karşısında herkesi duyarlı olmaya çağıran Ayşe öğretmen iktidarı korkuttu. Telaşla peşine düştüler, gözaltına aldılar, öğretmen olmadığını yaydılar, kriminalize etmeye çalıştılar.
Ayşe öğretmenin arkasından akademisyenler geldi. 'Bu suça ortak olmayacağız' diyen akademisyenler kısa sürede binin üzerinde imza topladılar. Erdoğan bütün ülkeyi bir patron gibi yönettiğinden aydınlar hakkında, 'Ekmeğini yedikleri yere ihanet edemezler, gereği yapılmalı ‘diye savcıyı ve YÖK’e açıkça talimat verdi. 'Bu suça ortak olmayacağız’ diyenlerin evleri basılıyor, karakollara sürükleniyorlar ve istifaya zorlanıyorlar. Bunlar yetmezmiş gibi Sedat Peker gibi katillerin, taşeron çete mensuplarının da hedefi oluyorlar.
Sonuç olarak yeni bir ‘Aydınlar davası’ ortaya çıkmış oldu ve hepsine birden dava açıldı. Ama aydınlar geri adım atmadılar, aksine deklarasyonu imzalayanlar bu sefer iki katına çıktı. Gazeteciler, sinemacılar da kampanyaya katıldılar.
Emeğiyle, alın teriyle Vakıf üniversitelerinde, devlet üniversitelerinde çalışan, üreten ve ekmeğini kazanan akademisyenler ne devletin ne sermayenin ekmeğini yiyor. Tam tersine üniversite çalışanlarının, öğretim görevlilerinin, akademik alan çalışanlarının emekleri sermaye ve devlet tarafından sömürülüyor. O yüzden de minnet duyması, borçlu olması gereken taraf akademisyenler değil.
Kamuoyunda bu yaşananlar daha çok demokratik hakların engellenmesi, ifade özgürlüğü hakkının ihlali olarak ele alındı ancak çalışma haklarının gasp edilme boyutu da burada çok önemli bir sorun olarak karşımızda duruyor. Yaşanan bir çalışma acısıdır aynı zamanda.
Şimdi Vakıf üniversiteleri deklarasyon yayınlayan akademisyenleri hiç bir haklı gerekçeye dayanmadan istifa etmeye zorluyor. İstifa etmeyi reddeden akademisyenler uygun bir momentte işten atılacaklar. YÖK aynı yolda yürüyor.
Üniversiteler bir bilim kurumu gibi değil de bir işletme gibi işletiliyor.
Neoliberal düzenlemelerle şimdiye kadar üniversite emekçilerini ucuz iş gücü haline getirmek bakımından öyle çok mesafe kat edildi ki... Çoğu akademisyen çok kötü senelik işçi sözleşmelerine imza atıyor. Çok kötü sözleşmelerle işe girebiliyor. Tek tarafın çıkarlarına göre düzenlenmiş belirli süreli iş sözleşmeleri üniversite patronlarına bütün hakları verirken çalışan olarak akademisyenlerin emeğini değersizleştiriyor, onları yoğun tempoyla çalışan, akademik özgürlüklerden mahrum ucuz işçilere dönüştürüyor.
Erdoğan’ın ‘Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifine bir patron edasıyla çemkirmesi ve onlara devletin köle memurları olarak muamele yapabilmesi YÖĶ sultasındaki sermayenin işletmeleri haline dönüşmüş üniversitelerin ne halde olduğunun da göstergesi.
Bütün bunlara bakınca kendisinin de bir atanamayan öğretmen olduğu anlaşılan Ayşe öğretmenin fitilini tutuşturduğu bu ‘vicdan hareketi’ aslında sadece bir vicdan meselesi olarak görülmemeli. 2. ayına giren Sur ve diğer yerlerdeki direnişlerde hendeklerin arkasındaki yoksul Kürt kadınları ve Kürt gençleri ile akademik özgürlükten yoksun, güvencesiz, esnek çalışan, kölelik dayatılan akademinin ortak paydaları da çok fazla.