Birkaç gün önce, 1915 Ermeni Soykırımı’nın startı olarak kabul edilen “24 Nisan”ın 98. yıldönümünü geride bıraktık. Konu belli yönleriyle tekrardan gündemleşti. Bundan önce ise “İmralı tutanakları” üzerinden bazı demokrat çevrelerin samimi kaygılarla karışık rahatsızlıklarını ifade eden bir kısım tartışmalar gerçekleşti. Kısmi düzeyde basınımız yazılarına da yansıdı bu tartışmalar.

Hassas bir insan hakları savunucusu olarak Eren Keskin’in “Ermeni Soykırımı konusunda hiçbirimiz temiz değiliz” ifadesinin, 1915’e yaklaşımla ilgili temel ölçü alınması büyük önem taşıyor. Bu ifadeye sadece, Asuri/Süryani soykırımının (Seyfo) da eklenmesi gerektiği şerhi düşülebilir. Çünkü eşzamanlı ve benzer kapsamda olan Asuri/Süryani soykırımı genelde es geçiliyor. Bu temel ölçünün esas alınması niye gerekli? Çünkü bu soykırımlar halen sızlayan açık bir yara olarak duruyor. Yara, iyileştirilmediği müddetçe de sızlamaya devam edecek. Toplumsal bellek bazı acıları sinesinde kolay kolay eritemez ve böylesi acılar hiçbir zaman kendiliğinden dinemez. Dindirilebilir ancak. Sorunlarla yüzleşme gerekliliğinin sürekli söz konusu edilmesi bu nedenden. Bu yönüyle 1915’e yaklaşım, demokratlığın ölçüsü anlamında turnusol işlevi görür.
Doğru bir yüzleşme, toplumsal bir barış için niçin gerekli? Çünkü Cumhuriyet’ten bu yana Kürt sorunu başta olmak üzere ırkçılık, nefret suçları bağlamındaki hemen tüm toplumsal sorunlarımızın ana kaynağı 1915. O tarihten bu yana, siyahtan beyaza, beyazdan yeşile dönen ama öz olarak değişmeyen hakim zihniyet hala hükmünü icra ediyor. 1915’te tüm toplum olarak bir handikaba girdik ve o handikaptan halen çıkamadığımızdan dolayı bu topraklar huzursuz. Bu yönüyle halklar arası adil bir barış; özgür, vicdani, ahlaki bir toplum, işin kaynağına inmeden inşa edilemez. Halen süregelen toplumsal acılar, o acı yaşanmışlıkların türevleri. O nedenle Ermeni, Asuri/Süryani soykırımını pas geçen hiçbir siyasi düşünce halklar lehine özgür bir gelecek tesis edemez.
“Ötekiler”e karşı işlenen toplu kıyımlarda toplumun açık veya örtülü onayı olmadan o kıyımların gerçekleşemeyeceği bilinen bir gerçek. Bu noktada söz konusu sorun kendi Kürt toplumumuz açısından değerlendirildiğinde, sadece gizli-açık onay değil, azımsanmayacak oranda kıyımlara dahiliyetin gerçekleşmesi, sorunu niye ciddiyetle ele almamız gerektiğini gösterir. Bunun için çokça veri ve kaynak gösterilebilir. Yazı alanımız sınırlı olduğundan İsmail Beşikçi’den yakın zamanlı bir alıntı ile yetinelim:
“1. Dünya Savaşı’nın ilk yılı içinde Ermeni Sorunu ‘halledildi’ (...) Ermeniler ve Rumlardan kalan taşınmaz mallar üzerinde büyük bir yağma gerçekleşti. Bu şekilde Osmanlı ekonomisi, Türk ekonomisi millileşmiş oldu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin çok önemli bir boyutu budur. Bugün, büyük burjuvazinin zenginliğinin kaynağı Ermeni, Rum mallarıdır. Kürt bölgelerinde Kürt ağalarının, aşiret reislerinin, şeyhlerinin zenginliğinin kaynağı Ermeni, Süryani mallarıdır. Bu süreçte, Kürtlerin durumunu iki safhada ele almak gerekir. İttihatçılar, daha sonra Kuva-yı Milliye (Kemalistler), Ermenilerle, Süryanilerle olan sorunları Kürtleri tetikçi olarak kullanarak çözdü. Devlet güçlenince, Lozan’la birlikte uluslararası garanti gerçekleşince Kürtlerin inkarı-imhası başladı.”
Kıyımlara nasıl ve hangi düzeyde dahil olunduğunu bilmek için çok uzağa da gitmeye gerek yok. Her birimizin dedeleri ve ninelerinin çoğunlukla tenha zamanlarda “Fermana Fileha” ile ilgili anlattıkları, anlatacakları kafi. Ermeni ve Süryani katliamlarındaki rolümüzü kanlı canlı hikayelerle biliyoruz yani. Bu yüzdendir ki özgürlükçü düşüncelerle buluşmuş belli bir kesim Kürtler olarak ne zaman bir Ermeni, Süryani görsek mahcubiyet, acı, pişmanlık, suçluluk duygularıyla onları kucaklamak isteriz. Bununla beraber sorunu ele almada daha katetmemiz gereken mesafeler var.
Zira bu bilinen gerçeklerin siyasal zemine hakkıyla taşınmasında sorun var. Bazı siyasi Kürt şahsiyetlerinin bireysel bazda diledikleri “özür” de genellikle “ama”lı, koşullu oluyor. Bunun yanında karşı çıktığımızı ifade ettiğimiz şeyleri farkında olmadan çoğalttığımızı gösteren şu söylemleri nereye koyacağız?
“Azdan az, çoktan çok gider.’’ (“Az”ı gitmiş olan şey, 1 milyon Ermeni, 500 bin Asuri/Süryani mi?!)
“Asli kurucu unsur” olmaya, kalmaya heveskar sözler. (“Tali” olan kimler? “Asli” olanların el birliğiyle bitirilmiş olanlar mı?)
“Sonradan bu ülkeyi kendisine vatan edenler, Kafkaslar’dan, Boşnaklar’dan gelenler, siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz, haddinizi bileceksiniz.” (“Konuk” halklara karşı yerleşiklikten kaynaklı “egemenlik hakkı” ne zaman demokratik, özgürlükçü kriterlerle bağdaşır oldu? Ya da biz bu had bildiren iktidar dilini ne zaman, kimden öğrendik?)
“Anadolu İslamlaştıktan sonra bin yıllık bir Hıristiyanlık öfkesi var. Rum, Ermeni, Yahudi Anadolu’da hak iddia eder.” (Bu bazı Anadolu halklarının 4-5 bin yıllık tarihlerini nasıl ele alacağız peki?)
Bu ifadeler sadece ufak bir seçki. Dil sürçmesi mi? Hassas konularda bu kadar sürçme bir soruna işaret etmez mi? Ya sorun bilinçaltımızdan veya özgürlük ölçülerini yeterince yediremediğimiz bilincimizden kaynaklıysa? Daha kötü...
Şu açık ki özgürlük, adalet, vicdan ölçülerindeki her gedik muhakkak ki kaygı sebebi olur. Bunu kendimizden biliriz. Çünkü biz de “öteki”yiz.
Bu açıdan özelde bazı Ermeni aydınların, genelde bazı demokrat çevrelerin (neredeyse çekingence) dile getirdikleri samimi bazı kaygı ve itirazları önemsemek gerekli olacak.
Hasretini çektiğimiz toplumsal barış ve özgür birliktelikleri de ancak doğru bir yüzleşme çabası tesis edecek.
Burdur E Tipi Cezaevi