"Hemen görüşebilir miyiz?" dedi panikle.

"Bir sorun yok ya?" diye sordum merakla.

"Anlatırım, geliyorum" deyip kapattı telefonu.

Geldi. Hep bana gelir. Anlatır da anlatır. Dostuz; dinlerim ben de. O rahatlar, bense hoşnut kalırım geçen zamandan. İvedi tavırlarında telaş var, gözlerindeyse öfke. Tüm bedenine sinen korkunun da farkında değil belki. Ama ben bilirim onu. Zamanı fuzuli kullanan, dingin, gevşek bir dost sohbeti olmayacak, belli. İçeri aldım, koltuğa geçti, ipucunu erken kapmak istediğim bir iki hal satır sorusu...

"Nasıl olsun!" 

Teselli çağrısı, biliyorum. Sorun her neyse yatıştırmam gerekecek.

"E anlat o zaman, yüzün karman çorman." Sigara tutuyorum. Evirip çeviriyor sigarayı. Nerden başlayacağını düşünüyor. Buldu.

"Sigara alacaktım ben de özlemişim bu güzel bahar havasını. Yol üstündeki dükkana girdim önce."

Hava konusunda katıldım ona. Sabah aynısını hissetim. Kaç günlük kasvet veren bulutlardan sonra gülen bir güneşlık, teni yakmayan. Ruhunu doldurdu. İnsanın gerginliklerini alan, neşe, huzur vaat eden bir bahar sabahı… Bugünün içine etmese bari.

"Kasada orta yaşlarda bir adam. Karşısındaki küçük müşteri için kaşar dilimliyor. Elindeki bıçak, peynir kalıbının üstünde sakince ve dikkatle öne arkaya gidip geliyor. Cüssesinden beklenmeyen bir nezaketle ilgili sorular soruyor çocuğa. Mülayim, yumuşakbaşlı. Bana döndü. Sesindeki kibarlıkla cüssesi arasındaki zıtlığa gülümsemiş olacağım ki, o da gülümseyerek ne buyur ettiğimi soruyor. Daimi müşterisi olabilirim buranın... Yüzündeki gülümsemeyi koruyarak istediğim sigara paketini raftan alıp bana uzatıyor. 'Bahardandır bahardan', diye düşündüm, o tombul ama sevimli yüze bakınca."

Korkulu, öfkeli halini kaybetmeden becerebiliyor bunları anlatmayı. Müdahale etmiyorum. Nereye getirecek sözü diye merakla bekliyorum.

"Gözümün önüne çiçek toplayan çocuk sekişleri geliyordu. Utanmasam yol boyu şirinlikler yapabilirdim. Belirli bir işim yoktu. En iyisi fırsattan istifade bir süre tembel tembel gezinmek. Ortalık kalabalık değil daha. Caddeleri yavaş yavaş dolanarak kafa boşaltacaktım."

"Güzel güzel anlatıyorsun da, gündüz gözü hortlak mı gördün sonra?" Sabırsızlıktan değil, az rahatlatayım diye.

Aldırmadan devam ediyor.

"Bir süre gezindikten sonra parka uğradım. Büfeden aldığım birkaç şey atıştırdım. Parkın yeşili hoş; uzandım."

Sigarasının bittiğini görünce yenisini uzatıyorum. Hemen alıyor.

"Bir sigara yakıp derin derin çekerken, saate bakıp 'bu kadar tembellik yeter' dedim. Dönüş yolunda öğle sonrası kalabalığı var. Ama o anki ruh halimden midir, başka zamanlar gibi batmıyor bana. Sabah sigara aldığım dükkanın önü de sakin değil. Birkaç işportacı var yakınlarda. Ağız dalaşını önce farketmedim, işportacıların kendi aralarındaki bildik takılmaları sandım önce."

Sadede gelecek, tekrar heyecanlanması ondan.

"Dükkana yakınlaşmamla sesler birden yükseldi. Sabahki dükkan sahibini hemen tanıdım. Az ötesinde genç bir işportacı. Yirmili yaşlarda, bizden beş altı yaş küçük belki. Sebep ne anlamadım ama genç dükkancıya diklendi. Tartışmanın başını kaçırmışım. 

'Hadi ordan len' dedi genç. Dükkancının birden hiddetlendığini fark ettim.

'Bana len deme ulaan' diye nerdeyse tıslayarak, kelimelerin üzerine basa basa konuştu dükkancı.

'Dersem ne olacak' dedi genç. Yapılı felan değil ama bıçkın, delice. Öğrenilmiş bir kabadayılık var üzerinde. Dükkan sahibinin sesi birden yükseldi. O tombul yüzü kırmızıya kesti.

'Ne zaman adam oldun lan sen, böcek!' diye bağırdı. Sabah gördüğüm o yumuşak başlı adamın bu hali tuhafıma gitmişti. Genç, altta kalacak gibi değildi.

'Babam yaşındasın ama hala adam olmayan sensin' dedi. İyice alevlendi sataşma. Artık bir şeyler olacağını tahmin ediyordum. Ki birbirinin üzerine yürüdüler. Ortam tehlikeli bir hal almıştı. Çevreden hemen müdahale edip araya girmeye çalışan bir/iki kişi oldu. Oradan uzaklaşayım dedim. İlerlediğimde küfürleşmeye başladılar. Gencin ataklığıyla bir yumruk savurduğunu biraz öteden gördüm. Karşıdakinin başına denk geldi. Adam çabuk haraketlerle sağa sola dönüp bir şeyler arandı. Sonra birden geriye dönüp dükkana daldı. Birkaç saniye sonra çıktığında elinde bir bıçak tutuyordu."

Heyecanlanıyorum ben de. Anlatılana daha dikkat kesiliyorum.

"Farkettim, sabah kaşar dilimlediği bıçaktı. Ve adam sabahki halinden çok uzaktı! O mülayimlik, kibarlık gitmiş, yerine insanın her tarafını ürperten bir hiddet gelmişti. Adamla ilgili düşüncelerimi unuttum bir an. Gözlerim bıçağa kayıp orda donakaldı. Hınçlı, öfkesini gemleyemez hale gelen birinin elindeki bıçağın insana neler yaşatabileceğini ilk kez bu kadar yakından görüp tecrübe ediyordum. Peynir kalıbının üzerinde yavaşça gidip gelirken, insana çok sıradan, zararsız, bir şey olarak gelen o bıçak, şimdi gözüme nasıl da kocaman ve dehşet görünüyordu. Adamın şakası yok; bunu yüzünden, hareketlerinden seziyorum. Üstelik ben ne kadar korkarım bıçaktan! Asla bıçakla öldürülmek istemem. Beni silahla tarasınlar daha iyi!

Bir film sahnesi izlemediğimi biliyordum. Halbuki geçenlerde bir kadının kocası tarafından bıçaklanma sahnesini televizyonda izlerken nasıl zorlandığımı hatırlıyorum. Adam, eşinin saçlarından kavramış, tam cadde ortasında kadını iki üç yerinden bıçaklamış. Kadının üzerinde çiçekli bir fistan. Bel kısmında, bıçakladığı yerlerdeki beyaz çiçekler kırmızıya kesmiş. Kadının yüzünde acılı bir çaresizlik var. Adam kavradığı saçlarıyla kadının başını öne arkaya sallayarak çevreye tehditler savuruyor. Yanaşan olursa tekrar bıçaklayacak. Bıçağı havada rastgele savuruyor. Bu dükkancının elindeki gibi büyük değil ama kadına yine ha sapladı ha saplayacak diye yüreğim ağzıma geliyor. Daha fazla bakamıyorum ama nedense dükkancının elindeki bıçağa kitlenip kalmışım."

O anda bıçakla ilgili birkaç kesit gözümün önünden geçit yapıyor. Küçükken yakın arkadaşıma babasının aldığı çakma sustalı "Şak!" diye çıkıyordu yuvasından. Bıçağın metalik parlaklığına o zaman dikkat kesilmiştim. Mahallenin büyük oğlanının, nerden bulmuşsa Rambo bıçağını çıkarıp çıkarıp sergilemesi. Merak ve hayranlıkla bekliyordum. "Karnına sokup içinde bir defa çevirdin mi, o adam iflah olmaz bir daha. Sırtındaki bu tırtıklar var ya…" diyerek böbürleniyordu. Lisede "kız meselesi" yüzünden çekilen bıçaklar, okulun arkası kalabalıklaşıyor ve her seferinde araya girenler oluyor, bıçaklar çekildikleriyle kalıyordu. 

Sonra üniversitede ülkücülerle olan kavgalarımız... Arkadaşımızı omzundan bıçaklamışlardı bir seferinde. Pis öfkelenmiştim de, sonradan zor tutmuşlardı beni arkadaşlar.

"Dükkan sahibinin elindeki bıçağı gören genç de aceleyle çevresine bakıp eline bir şey geçirmeye çalıştı. Ama adam yanına çoktan varmıştı. Araya girenler korkudan bir kenara çekildi. Genç, bir hamleyle adamın bıçak tutan elini engellemeye çalıştı. Ama ne fayda. Boştaki iri eliyle genci omzundan tuttu adam. Bıçağı saplamaya engel bir şey olsun istedim. Ama genç güçsüz duruyordu. Devamının gerçek olmamasını istedim. Ama yok! Gözlerimi niye ayıramadığımı da anlayamıyorum. Yan taraftan gencin kaburgalarına hışımla sapladı bıçağı… Bıçağın bedendeki ilerleyişi ve acısını irkilerek hissettim. Bıçağın saliselerle yarışır gibi gidip gelmesi, bedeni bu kadar kolay delmesi; gençteki acizlik, neye uğradığını bilemez haldeki şaşkınlık..."

Söyledikleri gözümde canlanıyor. Kendimi adamın hırçın halini izler durumda buluyorum. Öfkelenmeye başlıyorum. Hemen şimdi gidip gırtlağından tutabilirim. 

"Tüm öfkesini kusmuştu. Genç, ancak o zaman kurtulabildi ondan. Yüzünü görebileceğim şekilde döndü. Hayatın badireleriyle karşı karşıya gelmemiş o toy öz güvenin yerine, sadece şaşkınlık vardı. Sanki 'Aslında ben öylesine kavga edecektim, buraya varacağını kestirememiştim' der gibiydi. Ama iş işten geçmişti. Birkaç adım yürüdü. Bu kavga hiç olmamış da kaldığı yerden devam edecek gibime geldi. Aniden yere yüzüstü kapaklandı… O darbelerle tekrar kalkabileceğini sanmıyorum. Her şey birden o kadar boş geldi ki bana! Bir hayat bu kadar basit şekilde mi söner? Gözümün önünde cereyan etmişti her şey. Oradan nasıl ayrıldığımı bilemiyorum."

Genci yerde yatar halde hayal edince kanım beynime fırlıyor.

"Cani adam! Böylelerini kazığa oturtacaksın!.."

Bitirdi. Sigarasını derinden çekiyor yine. Bense kalkıp odanın ortasında gidip gelmeye başlıyorum. İçim içimi yiyor. Kendi kendime söyleniyorum. Konuşmuyoruz bir süre..

O, içindeki ağırlığı boşaltmış, yatışmış gibi biraz. Bense öfkemi zapt etmekte zorlanıyorum. Bu hallerime alışkın. Bir seminer vermesini bekliyorum yine. Ne diyordu? Gözüm çabuk kararıyormuş, öfkelerimi sakınmıyormuşum. Her an şiddetli bir kavganın kıyısında geziniyormuşum. İnsan nefretine benzermiş; kontrolsüz öfke, duyulandan çok duyana zararmış… Görsün işte, hak vermesin bana şimdi!

Bir şey demiyor. Sigarasına asılmış. Söylenmeye devam ediyorum. "O adamı kazığa oturtacaksın!"

Pencereye yanaşıyorum. Serin, yumuşak bir akşamüstü. Dışarda sözde bahar... 

  

* Şırnak D Tipi Cezaevi