Son kaldıkları yerde bitmiyordu hesapları. Ve daha görülecek nice hesaplar vardı. Meçhule kalmamak için coğrafyasız bir mekanda daha uzun bir yol vardı önlerinde. Kaldıkları yere suretlerini bırakıp gezgin bir ruh gibi kendi ilerilerinde yürüyeceklerdi. Uzun yol dervişleri gibi hırkaları ve bir de asaları yoktu ama defne yaprakları ile örülü taçları vardı başlarına geçirdikleri. Defne ki, bilirlerdi seleflerince kutsandığını. Görenler bundan tanıyacaktı onları; başlarının hemen üzerinde oluşan halelerin farkına da ancak o zaman varacaklardı böylece bakanlar.
Sonra siyah beyaz bir fotoğraf karesi dolaştı ellerde...
Bir mitostan fırlayıp gelmişçesine ve geldiği karmaşık, nice maceralı yolların gizemi kadar yoğun manalı bir edayla çıkmıştı herkesin karşısına... Bir o kadar da berrak. Çok katmanlı bir filtreden süzülüp sert bir zemine düşerek „çıp!“ diye ses çıkarmadan daha, elini uzatarak avucuna aldığın bir katre gibi.
Gösterişsiz, yalın, mübalağasız...
Dingin bir tatlılık hissiyle beliren ve yalnızca bir şeye hakkını verenlerin taşıdığı o kendine has tevazulu özgüven hali bir rahatlık yayardı etrafa. Taşkın bir sevinçle sağa sola bir şeyler sıçratarak gürültüyle akan değil de; sadece kendisiyle olma izlenimi verip usul usul akan, önüne çıkan engelleri sakin bir umursamazlıkla yavaşça sağlarına sollarına kıvrılarak geçen bir su gibi.
Uzakları fetheden bakışlarla bakardı ve güzellik, bakanın gözlerindeydi. Sabah vakti bir yaprak üzerine düşen şebnem tanesi gibiydi duru bakışları. Günün ilk ışıkları çarptığında akseden renklerle yüzü aydınlanırdı bakanın. Bunun verdiği heyecandan mı, yoksa o fotoğrafla özdeş bir nidadan mı bilinmez, „Agiiid!“ diye bir çığlık kopardı kalbin en sessiz köşesinden. Kalbe ne zaman yerleştiği bilinmeyen bir iç ses imişcesine.
O düştüğünde, en geniş bir dağ nefesiyle Gabar atmıştı ilk çığlığı. Öyle güçlüydü ki çevredeki dağlardan ovalara, ovalardan köylere, köylerden şehirlere kaybolmayan bir ses hızıyla ulaşmıştı o çığlık. Sonra dönüp asılı kaldı gökyüzüne öylece.
O fotoğrafa her bakıldığında nefeslere kolayca yerleşsin diye...
Erguvani giysileri tercih etmemişti gelirken. Dağlı gençlerin sevdiği şal û şapik vardı üzerinde. Daha bir asil ve asi dururdu bunların içinde. Yanında tuttuğu „yavuklusu“ kendisine çekmişti. Mağrur, vakur.
O koca ismi duyanlar; kısa ufak bedeniyle karşılaştıklarında şaşırmazlardı bu tezata. Gabar mı ondan, yoksa o mu Gabar’dan almış haşmetini, diye düşünürleri bir an sadece...
Martın son gecelerinde, vakti gelmiş bahar çiçeklerine geçit vermezcesine don yapan ayazlar yüzünden nisana, mayısa uzanırdı fotoğrafa bakanlar. O zaman Gabar’dan topladıkları envai türlü çiçeklerden bir taç yapıp fotoğrafın baş tarafına koyarlardı.
Defne bulunmazdı Gabar’da...
Bir de ağustos vardı. Oraya uzanılırdı sonradan; üşümemek için. Yürekleri düğüm düğüm bağlayan soğukları çözmek için bir Gelawêj yıldızı dururdu ağustos’un orta vaktinde. Bir erdemi ararken onu nerede bulacağından emin, ışıltısıyla beklerdi orada. Çıkıp gelecekti beklediği Gelawêj’in aradığı erdem ile...
„Güçlü“ olanın „sevecen“ olamadığı, „sevecen“ olanın da „güçlü“olmayı beceremediği tuhaf, anlaşılmayan zamanlarda, hem „güçlü“ hem de „sevecen“ olanların yıldızlara değerdi başları. Gelawêj karşılıksız bırakmazdı bu erdem. Yarenleriyle el ele tutuşup bir taç haline gelerek, aradığını bulmanın sevinciyle yerleşti „Comandante“sinin başına.
Kalbimizin gülleri ve gülistanımız daha fazla kanamasın ve de gülü „seven“ dikenini de hesap etsin diye ilk o yerleşti çeperlerimize. Dışımızla ancak bu şekilde gelişebilecek güzel bir buluşmanın iç bilgisiyle. O, çeperlerimizde dururken biz de merkezimize aldık O’nu, bu yüzden. Korunabilirliği mümkün tek varlığımız olan yüreğimize...
Ve bir anaforun merkezindeki sükunetle gülümsüyordur şimdi yeni resminde...