Onlarca araba ardarda. Arabamız Cindirês'i dönüp yukarılara tırmanmaya başladığında, konvoyun sonunu görebildim. Mayıs sonuydu, halen her yer yeşildi.

O önümüzde, sessizdi.
Biz arkada, sessiz.
Ağıtlar, çığlıklar sonrası sessizlik. Haykırışlarım saatlerce anneminkine karışmıştı. O, "Qizêê!" diyor ağlıyarak, ağıt yakıyordu. Ben, "Xwakêê!" diyor ağlıyor, haykırıyordum. Bu yaşımda, ellili-altmışlı kadınların ağzından ağıt öğrenebileceğimi bilemezdim. Önceden duyuyordum o ağıtları. Ama dilime yerleşebileceklerini tahmin etmezdim. Başka bir alemin sesleriydiler benim için.
Annem, "Silava min, rindika min!" diyor, yüzlerce beddua ediyordu çetelere. Ben, "Meryemêê, xwaka min!" diyor, her seferinde başka bir beddua öğreniyordum.
Pikabın arkasındaydık. Ben annem ve birkaç kadın. Yol kenarındaki köyden zılgıtlar yükseldi. Pikaptaki kadınlar coşkuyla karşılık verdi. Annem onlara katıldı. Zılgıt çekmesini bilmiyordum, denemedim. Köyü geçtik. Annemin zılgıtı sessiz hıçkırıklara dönüştü. Yatışırken ağlamaları halen kesik kesik süren çocuklar gibi. Kendi hüznüne gömülüyordu o anlarda. Hüzün, yalnızlığı severmiş. Öyle diyordu bir kadın. O anki yalnızlığına bakıyordum. Bir gözyaşı yanaklarımdan süzülüp elimin üstüne düştü.
Dudaklarım büzüldü. Anneme biraz daha baksaydım, sesli ağlayacaktım. İki günün sonunda ağlama yorgunuydum. Başımı önüme eğdim.
Arabalar yukarı tırmanıyordu. Yönümüz Qaziklî mezarlığıydı. Yolun iki tarafında çam ağaçları var. Köyümüz Elendara'da bunlardan yok. Bizdekiler bodur meşe ağacı. Serin bir rüzgar dolaşıyor yüzümde. Çam kokusu aklımı başımdan alacak. Ne güzel koku… O kokuya yaslandım. Yüreğimdeki acıyı belki biraz dindirir.
Ne fayda! Ben değil miydim, güzel olan ne bulsa hemen Meryem'in yanına koşan? Şimdi desem ki, "Meryemê, de ka rabe xwaka min. Meyzeke, bêhna merxan çi xweş e", başını kaldırır mıydı acaba?.. Yüreğimdeki acı daha ağırlaştı.
O, önümüzde sessizdi.
Arkasında uzanmış olduğu pikap yolun sağına soluna kıvrılıyordu. Ve o, ne benim, ne serin rüzgarın, ne de çam kokusunun farkındaydı. Renkli kefiyelere sarınmış. Ağır bir uykuda. İki gündür yatıyor. Ayağa kalkıyorum. İleri doğrulup önümüzdeki pikabın arkasına bakıyorum. Sanıyorum ki o da kalkacak şimdi ayağa… Sabahları ondan önce uyanırdım bazen. Kıyamazdım onu kaldırmaya. Ama ayak sesimden kuş hafifliğiyle kalkar, tez adımlarla avlu ve ev arasında gidip gelmeye başlardı.
Şimdi nasıl bunca ağır bir uykuda, anlamıyorum.
Sesleneceğim ona, fakat tükettim çığlıkları. Yerimde titremeye başladım. Annemin parmaklarını omuzumda buldum. Ağlamaktan kıpkırmızı gözleriyle bana bakıyordu, oturttu beni.
O an anladım, hep uykuda kalacak ve önümüzde akıp giden pikaba nasıl ulaşamıyorsak, ona da ulaşmayacak, araya mesafeler girecektir.
Onu görmek istemiştim. Basilê'den Êfrîn'e getirmişlerdi. Şehitler Evi'nde yıkadılar. Göstermediler, uzaklaştırdılar beni. Çığlıklarımla kaldım. Bedenindeki yara izleri kötü, görmesin, diyorlarmış. Yaralar bedeninde nasıl duruyor, diye göz önüne getirmeye çalışıyordum. Her seferinde canlı ve narin bedeniyle görünüyordu bana. Fakat, son bir defa yüzünü görmem gerek. Yüzü bozulmaz, biliyorum. O hep güzel.
Birliklere katıldığımda, dedim ki; "Meryemê, tu êdî neye mal?" O dedi ki; "Ez niha li Raco me. Raco û gund ma ne du gav in?" Dedim; "Wê çaxê tukê her roj were?" Güldü. Cevap vermedi.
Hergün gelmedi. Ama hergün gidip ben gördüm onu. Okulumuz Raco'daydı. Hergün köyden gidiyordum okula. Dokuzuncu sınıfa kadar okumuştu o, çok olmuştu bırakalı. Ben altıncı sınıftaydım. Bir senedir Kürtçe ders görüyorduk. Artık okul hoşuma gidiyordu. Ama yine de dersler hemen bitsin istiyordum. Paydos olduğunda çantamı kapıp hızla dışarı çıkıyordum. Okul Raco'nun bir ucundaydı. Diğer uca doğru hızlı adımlarla yürüyordum. Kontrol noktasına yaklaştığımda hevallerin içinde göz gezdirip bulmaya çalışıyordum onu. Bulunca "Meryemê!" deyip koşuyordum. Yüzünü şakadan ekşitip "Pîrê, bes ji min re bêje Meryemê, bêje Silav êdî." Diyordum ki, "Temam Meryemê." Kadın hevaller gülüyordu, yine şakayla hafifçe başıma vuruyordu.
Silahı vardı. Şarjör yeleği önüne bağlıydı. Üzerindekiler yakışmıştı. Bir süre sonra bir pikaba bindirip köye yolluyordu beni. Geceler ağır gelmeye başlamıştı bana. Sabahları iple çekiyordum, okul sonrası Meryem'i görmek için… En sonunda kadın hevallere, "Bana da bir silah verin, yanınıza geleyim" dedim. "Hayır" dediler. "Zaten Silav'la başedemiyoruz, sen de gelsen ne ederiz?" diye dalgalarını geçtiler benimle. Sonra, "Tu hêj biçûkî, hinek din mezin bibe" dediler. Boğazım düğümlendi. Korktuğum başıma gelmişti, artık anladım ki Meryem uzak kalacak bana.
Bir süre kadar Raco'daki kontrol noktasındaydı. Sonra Êfrîn'e gitti. Uzaklaştı. Çok seyrek görebiliyorduk artık onu.
Şara ve Şêrawa'da çatışmalar artıyordu.
Ve ben onu çok özlüyordum.
Özlemim artıyordu. Bıraktığı boşluk gökler kadardı. Annem, babam hayattaydılar. Ama ben, Meryem'in küçüğü, öksüz yetim kalmıştım. Bazen özlemle, bazen ağlamaklı, eski günlere dünüyordum. Hayallerle yatıştırmak istiyordum kendimi.
Ona kızdığım oluyordu arasıra. Uzak duruyordum. O da çağırmıyordu. Ama biliyordum, göz altında beni süzüyor, yanına gitmemi bekliyordu. Biliyordu beni. Daha fazla tutamıyordum kendimi. Karşısında durarak: "Meryemê!" diye sesleniyordum.
"Pîra Xilalka, çi?" diyordu.
Dudaklarında gizli bir gülümseme. Halen karşısındaydım. Tebessümü büyüyor. Işıyor gözleri. Beni birdenbire kendine çekip kucağına alıyor… Beklediğim bu. Öyle kucağındayken, anasının kanatları altındaki bir civciv gibi hissediyorum kendimi. Avludaki tüm çiçeklerin kokusu onda toplanmış. İçime çekiyorum. O haldeyken, karşıdaki Xilalka köyüne bakıp gülüyor.
"Pîra Xilalka, pîra min" diyor bana.
Pîra Xilalka, kendi darılıp, kendi ayrılıp, kendi dönermiş eve. Hiç görmemiştim onu ama Meryem'in bu sevgiyle yumuşacık seslenişinden dolayı, sevmiştim o yaşlı kadını. İsterse "pîr" olayım, ne zararı vardı ki!
Ve ben öyle kucağındayken Meryem azra gibi eğiliyor üstüme…
Akşamüstleri avluda oturuyoruz. Hava serin. Aşağıda, köye çıkan yola bakıyoruz. Kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler tarlalardan dönüyorlar.
Xilalka yolundaki kavaklar yavaşça başlarını sallıyor. Yanımızdaki reyhana uzanıyor. Elini üzerinde gezdirerek sallıyor. Güzel bir koku yayılıyor etrafa. Konuşuyor. Yumuşak. Yüreğimi okşuyor. Hep konuşsun, istiyorum. İstiyorum ki akşamüstü serinliğinde, reyhan kokusuyla hep böyle karşımda olsun.
Şimdi, bana yabancı bir acıyla, içimdeki kuyuya eğilip haykırıyorum: "Xwakam, tê bi kuve herêê!"
Dudaklarım yine yorgunca büzülüyor. Gözlerim doluyor yine…
Arabaların tümü mezarlıkta toplanmış. Mezar yeri kazılı. Arabadan indirdiler onu. Sloganlar kesildi. Mezarın yanına götürdüler. Annem söz vermişti. Çağırdı beni. Yüzünü açtı. Ordaydı. Yüzünde tatlı bir uyku. Ablamın yüzü. Benim yüzüm.
Farkıma varmadı.
Kalkmadı ayağa…
Çam kokularını aldı yanına.
Ve gitti.
Benle kaldı yüzü.


* E Tipi Cezaevi, Burdur