Tebessüm YILMAZ


Veena Das’ın nicedir aklımı meşgul eden bir ifadesi var: “Tüm savaşlar kadın bedeni üzerinden yürür, özellikle etnik olanlar”(1). Savaşlarda bedenlerimiz meydan muharebesine, kalan zamanlarda ise ulusun biyolojik ve kültürel üreticisine indirgenirken(3) Kürt kadın hareketi, bize başka bir dünyanın mümkün olduğunu, erilleşmeden hayatlarımızı savunabileceğimizi, dahası öz savunma ile yeni bir yaşamı inşa edebileceğimizi gösterdi. Kimi zaman amazonlaştırılarak, kimi zamansa militarist temsiliyetlerin malzemesi yapılarak resmetse de batı merkezli medya Kürt kadınlarını, pek çoğumuzun hafızalarına “ölüm meydanı“nda zaferi dünya kadınlarına adayan YPJ komutanı Nesrin Abdullah’ın konuşmasıyla kazıdı.  Milli birlik ve beraberliğe değil ama barış sözcüğüne, yitirdiği anlamını geri kazandırmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, Barış için Akademisyenler’in ’’Bu Suça Ortak Olmayacağız’’ isimli bildirisini imzaladıktan sonra yerleştiğim Berlin’de barışın ve hakikatin rengini beyaz perdeye taşıyan Rauf’u izleme imkanını buldum.  

Barış Kaya ve Soner Caner tarafından yönetilen Rauf, filme adını veren bir çocuğun gözünden Kars’ı, ustasının kızı Zana’ya olan aşkını ve filme fon olan savaş üzerinden barış ve hakikat arayışını dillendiriyor. Türk devleti tarafından inşa edilen hegemonik hakikat rejiminin adalet arayışını yasakladığı bir dönemde film çekmek, bilhassa 90’lı yıllarda çocukluğunu ya da ilk gençliğini yaşamış olan bugünün pek çok Kürt yönetmeni için direnişin kendisidir. Kolektif hafızayı harekete geçiren filmleriyle bir yandan kendi hikayelerini, diğer yandan da Kürt direniş hareketini beyaz perdeye aktararak bir yandan devletin ’’seyirlik bedenler rejimi’’ni ekarte ederken, diğer yandan Kürt öznelerin sesinin çoğalmasına aracılık etmekteler. Rauf ile karşımıza çıkan Kaya ve Caner de bu isimlerden biri. Caner’in doğup büyüdüğü köyde çekilen film, herhangi bir sıcak çatışma sahnesine yer vermeden aslında savaşın Kürdistan’daki gündelik hayatın ne kadar büyük bir parçası olduğunu göstermeyi başarıyor. Az nüfuslu bir köyde marangoz çırağı olarak çalışan Rauf ve ustasının mütemadiyen tabut siparişi alması, hem savaşın her yerdeliğini hem de Kürt özsavunmasının kolektifliğini vurguluyor. Rauf’un büyük aşkı Zana’nın koynunda bir sır gibi sakladığı mektuplar da –ki Rauf bunların Zana’nın gizli sevgilisinden geldiğine inanmaktadır– aslında direnişe gönülden bağlı olmanın renkli birer temsili olarak karşımıza çıkıyor. Savaşın içine doğan ve büyüyen Kürt çocuklarını temsil eden Rauf, hayatında hiç görmediği pembe rengi ararken, adeta Kürdistan topraklarına hiç gelmeyen barışı ya da bitmek tükenmek bilmeyen hakikat arayışını tarif ediyor. Rauf sevdalandığı Zana için Pembe’yi, Zana ise sevdalandığı özgürlüğü ararken kesişiyor yolları. Zana’nın gerillaya katılıp dağa çıkması üzerine ustasına soruyor Rauf: “Dağa çıkmak ne demek?“ Her ne kadar usta bu soruyu yanıtsız bıraksa da, sorunun cevabını hepimiz biliyoruz. Kadınların müdahil olmadığı bir barış inşa süreci olamayacağı gerçeğinden hareketle özsavunmaya kadınların ön ayak olmasında da şaşılacak bir şey yok. Dağa çıkmak demek, Zana’nın pembesi; yeninin inşası demek. Rauf’un sorusu boşlukta asılı kalırken Zana’nın tabutu üzerine döktüğü pembe çiçekler, barışın mümkün olduğunu haykırmaya devam ediyor.

Rauf gösterildiği pek çok festivalden ödülle dönmüş olmasına rağmen, pek çok eleştiri de topladı. Özellikle Kürdistan’ın gerçekliğini anlatmak için seçilen dilin Türkçe oluşu birçok farklı kalem tarafından eleştirilmiş olsa da(3), ben bunun hakikatle yüzleşme doğrultusunda atılmış bilinçli bir adım olduğunu önermek istiyorum. Kürtçenin yasaklı bir dil olduğu gerçeğini akılda tutup, hegemonik hakikat rejiminin resmi dilinin de Türkçe olduğunu kabul edersek, sessizliğe mahkum edilmek istenen Kürt öznelliğinin kendi gerçekliğini “aktarma” aracının da çoğu kez Türkçe olduğunu teslim etmemiz gerekir. Devlet söz konusu olunca sürekliliğini koruyan şiddet, geçmişle yüzleşilmesini zorlaştırdığı gibi bugünün ve “yeni”nin kurulmasının önünde de büyük bir engel teşkil ediyor. Ancak onarıcı bir adalet anlayışının tesisi ile mümkün olabilecek geçmişin işlenmesi, Ermeni Soykırımı üzerine bina edilen “Türk toplumunun“ ya da daha geniş bir ifadeyle Türkiye halklarının bir süreklilik içinde kanlı geçmişi ve bugünüyle yüzleşmesini de şart koşuyor. Hal böyleyken de hakikati işitmek istemeyen kulaklara laf anlatmak için, acı da olsa, Türkçe bir araç olarak kullanılabiliyor. Dilinden koparılmak çoğu kez hatıralardan ve deneyimlerden de koparılmak demekken, hakikati kendi anadilinden izleyebileceğimiz günlere… 

***

(1) Das, Veena (2008): “Violence, Gender and Subjectivity”. In: The Annual Review of Antrophology. No. 37, p. 283-299. 

(2) Najmabadi, Afsaneh (1997): “The Erotic Vatan (Homeland) as Beloved and Mother: To Love, To Possess, and To Protect”. In: Comparative Studies in Society and History. Vol.39, No. 3, p. 442- 467.

(3) Rauf’a yönelik eleştirilen birkaçı için bkz. Ali Güler, Hikaye Güzel, Film Kötü”, Yeni Özgür Politika, 16.02. 2016; Osman Karakülah, “Rauf”, FilmLoverss, 05.04.2016.