Kürt kültürünün soykırım tehdidi altında olduğunu söyleyen Akademi çalışanları, “Piyasa olgularını reddetmeden, toplumsallık olmaz” vurgusu yaptılar.


Biraz günceli de konuşalım istiyoruz. Bugün Kürt kültürü denilince, aklımıza dar bir alana sıkışmış üretimler geliyor. İşte özellikle müzikte, sinemada ve kısmen de tiyatroda ortaya çıkan bazı ürünler... Böylece toplumsal kültür bir alana sıkıştırılmıyor mu?

Harun Amed: Kültür, Latince kökenli bir sözcük. ‘Cultura’, toprağa bir şeyler ekip ürün almak, üretmek anlamında kullanılıyor, Latince’de. Kelime anlamı böyleyken, maalesef sizin dediğiniz gibi algılanıyor. Oysa kültür, bir toplumun tarihinden, mutfakta pişirdiği yemeğe kadar uzanır. Bütünsel bakılmalıdır. Onu var eden ve üzerinde yükseldiği değerlerin toplamıdır. Yalnız Kürtler için değil, bütün toplumlar için böyle. Fakat birçok kişi, kültürü yalnızca sahneye indirgiyor. Ama pek çok sanatçı, açıkçası, böyle bakarken, oradaki kültürü bile kendi motifleriyle şekillendirmiyor! Bakıyorsunuz, dil dışında hiçbir Kurdî özellik yok. Bu anlayıştan farklı bir anlayışta olmalıyız. Sorun sadece Kürtçeyi kullanmaksa bunu popülist ve rantçı çevreler zaten yapıyor.

‘Kürt kültürünü yansıtmalıyız’

Sahneye çıkmak için birçok Kürt sanatçının kıyasıya bir rekabet içinde olduğunu biliyoruz. Buna sanat icrası diyebilir miyiz? İşte, Hamlet Kürtçe’ye çevrildi, sahnelendi. Hamlet’i ve Shakespeare’in sanat anlayışını tartışmak, elbette haddimize değil. Ama binlerce Kürt destanı, öyküsü dururken, başka dildeki bir oyunu Kürtçe’ye çevirmek ve sahnelemek, olsa olsa gösteri toplumuna hizmet etmek olur. Bunun da Kürt sanatına vereceği bir şey olamaz. Kürt kültürü bir soykırım tehdidi altında olmasaydı, bu eleştirimiz yersiz olacaktı. Ama şu aşamada, Kürt’ün yaşadıklarına ilişkin bütün dramların sahnelenmesine, egemenler yasak koyuyor. İşte önemli olan budur. Bunca yasağın olduğu yerde, sanat ve sanatçılık bunu aşmak zorundadır. Öte yandan, sahne kültürünü aşmak zorundayız. Kürt kültürü, Kürtlerin tüm varlık özelliklerini kapsar. Tarihi, kültürü, mutfağı, sosyal ilişkileri, bahçesi, dağlarla olan ilişkisi, mimari yapısı, kılık kıyafeti, neqaş... Yani bir bütünen Kürt yaşamı... Kürt kültürü soykırım altındadır derken de, tüm bunları kast ediyoruz. Kürtlerin kendi aralarındaki sosyal ilişkilerde bile bir kültürel tehdit oluşmuş durumdadır.

Ruha Amanos:
Kültürü bir bütünlük içinde yaşamıyor, icra etmiyor ve geliştiremiyorsak, bunun tek nedeni popülizmdir. Meşhurluk kaygısı, popülizm, bizi yutar.
Sanat ve sanatçı, yalnızca sahne veya CD’yle kendini ifade edebilecek şeyler de değildir. Toplumsal kültürü bütünen yaşamak ve yaşatmak da sanatçının en önemli görevidir. Yoksa, kendi halkına karşı sorumluluklarını nasıl yerine getirebilir? Bir Kürt sanatçısı, kullandığı elbiselerden, enstrümanlara kadar, eğer Kurdî değilse, burada başka bir şey var demektir. Şöyle bir dönemde, kaybolamaya yüz tutmuş onca sanat eserinin ortaya çıkarılması için bir çalışma, bir mücadele yoksa, sanatçılık tartışılır duruma gelir. Kürtlerin söylence kültüründeki en önemli sanatı dengbêjliktir. Bu en önemli sözlü kültürün geliştirilmesi için bile ciddi bir projeyi hangi sanatçı yaptı? Bu kültürü bile günümüz koşullarında geri gören, anlamsız gören yığınlar var. Yani, bu sadece sanatçının da sorumluluğunda değildir. Sanatçı kültüre estetik katabilir; ama kültürü korumak bütün Kürdistanlıların sorumluluğudur. Fakat ressamından müzisyenine, çanak çömlek yapanından tiyatrocusuna kadar, ‘sanatçıyım’ diyenin sorumluluğu en fazladır.

Batıda da yeni gelişen ‘multikültür’ kavramı var. Değişik kültürlerin kentlerde bir arada yaşadığı, harmanlandığı bir durumu ifade ettiği söyleniyor. Buna ilişkin ne düşünüyorsunuz?

Ekin Ronî: Kapitalist modernite, kavramları içlerini boşaltarak halktan uzaklaştırıyor. Önce modeller geliştiriyor, sonra bu modeller üzerinden bir taraftan sistemini sağlama alıyor; bir taraftan da toplumu modern kölelere dönüştürüyor. Bu noktada Japonca, Çince, İngilizce veya Kürtçe şarkı söylemenizin, tiyatro yapmanızın da hiçbir sakıncası yoktur aslında. Eğer sömürü ilişkilerini reddetmiyorsan, Kürtçe sömürülmüşsün, Arapça sömürülmüşsün, farkı yok. Dolayısıyla ‘multikültür’ de, batının toplumları, farklı renkleri, kültürleri daha kolay dizayn etme, daha sorunsuz yönetme biçimidir. Buradan güçlü çıkan mutlaka batı kültürü, kapitalist kültür olmaktadır. Entegrasyon da onlar açısından budur. Kendini bana, benim sistemime, kültürüme, yaşam biçimime uyduracaksın, deniyor. Multikültür adı altında yan yana yaşadıkları propaganda edilen yabancılar, her gün aşağılanıyor. En ucuz işlerde çalıştırılıyorlar. Bu mudur multikültür ve entegrasyon?
Piyasa olgularını reddetmeden, toplumsallık olmaz. Bu maddi değerler üzerinde yükselen hiçbir sanatın ve buna bağlı olarak da toplumun manevi değerleri olamaz. Orada her şey alınıp satılır; tüketim üzerine kurgulanır. Günümüz batı demokrasilerinde de toplumsaldan çok, bireysellik ön plandadır. Hatta toplumu bireylerin eğilimleri belirler.

Dêrsim Siverek: Aslında reddettiğimiz farklı fikirler, inançlar, kültürler değildir. Reddettiğimiz, kendisini tüketmek üzerine kuran fikirler ya da sistemlerdir. Buyrun işte, Kürdistan, aslında bir kültür mozaiğidir. Yüzyıllarca değişik kültürler, birbirlerini sorgulamadan bir arada yaşamış. Ama ne zaman ki sömürgeci sistem kendi kültürünü bu alana yerleştirmeye başlamış, mozaik betonlaşma eğili göstermiş. Sorun, tüm farklılıkların kabul edilmesi, kendini yaşaması ve birbirinin hakkını korumasıdır. Ama kapitalizm buna müsaade etmiyor. Etmiyor; çünkü pazar alanı daralacak; çünkü alternatifler doğacak; çünkü toplumsallık onun ruhuna ters düşüyor, böyle bir durumda yönetmekte zorlanıyor. Yoksa farklı kültürlerin bir arada yaşaması deniliyorsa, en anlamı coğrafya Yukarı Mezopotamya’dır.

Söyleşimizin son bölümünü de Avrupa’da yaşamak zorunda bırakılan Kürdistanlılara, onların kültürel problemlerine ayıralım, istiyoruz. Avrupa’daki Kürdistanlıların kültür-sanata ilişkin sorunları nedir sizce? Bu alanda ne yapılmalı sizce?

Ruha Amanos: Kürt halkı, ağır bedeller ödeyerek, adım adım, kendisini var eden toplumsal kültürü açığa çıkardı. Bu bedellerden biri de, Avrupa’ya, sürgüne gitmek zorunda kalmaktı. Bu Kürdistanlılar, açık ki, bitirilmek için gönderildiler. Ama burada da örgütlenerek toplumsal kültürlerini yaşatmaya çalıştılar. Avrupa’daki halkımız modern kapitalizmin tam ortasında, tüm zorluklara rağmen örgütleniyorlar. PKK’nin bir toplumsal kültür hareketi olduğunu belirtmiştik. Bu öylesine doğrudur ki, mesela bakın, Japonya’daki, Kafkasya’daki, Kanada’daki bir Kürt’e bile, bir kültür ulaştırır PKK. Ona kadar ulaşır ‘ayağa kalk’ mesajı.
Avrupa’daki halkımız da bu yolda ciddi emek verdi. Kurumlarıyla direndi, örgütlendi. Bunu önemsiyoruz, büyük değer biçiyoruz. Özellikle kültür-sanat alanında yaşanan eksikliklere ilişkin ise şunları söyleyebilirim: Avrupa’nın kendine özgü sorunları olabilir. Her şeyden önce, burada yaşayan halkımız ülkesinden kopuktur. Bu oldukça dezavantajlı bir durum. Ama nerede yaşarsak yaşayalım, önemli olan zihinsel dönüşümdür. Buradan başlamalıyız. Eğer zihinsel dönüşümü de kendinizde başlatmıyorsanız, bunu toplumsal kültürle buluşturamıyorsanız, sanatla ne denli uğraşırsanız uğraşın, isterseniz dünyanın en önemli edebiyatçısı, sanatçısı olun, kendinize bile ilgili değilsiniz, demektir.

Ekin Ronî: Temel sorun şu: Ne kadar devrimci sanat? Sanatın kendisi zaten devrimci bir öz taşır. Sanatçı ise bunu taşıyandır. Sanatı bireyselleştirdiğiniz zaman, artık sanatçı değilsiniz, demektir. İyi bir estetikçi olabilirsiniz; ama devrimci değilsinizdir. Bu nedenle, ‘ben sanatçıyım’ cümlesi, doğal olarak, ‘ben devrimciyim’ cümlesini beraberinde getirmelidir. Toplumsal kültürü ortadan kaldıran sistemlere karşı bir duruşunuzun olması gerekir. Tek başına zihinsel dönüşüm bile çok bir şey ifade etmeyebilir. Önemli olan, toplumla birlikte bunu gerçekleştirebilmektedir. Çünkü, Kürtlerin esas sorunu, toplumsal zihniyetin örülmesidir. Burada karşılıklı etkileşim söz konusu: Toplumsal kültür ne kadar yaşıyorsa, sanatçı da o kadar yaşayacaktır. Bu nedenle devrimci sanat ve sanatçı, halkla birlikte bir dönüşüm yaşamalı. Kürdistan’daki soykırım politikasına karşı, sanatçının nerede duracağıysa açıktır. Bu Avrupa’daki için de böyle.

‘Dönüşüm isteyen seyirci kalamaz’

Aslında 1990’lı yıllarla beraber Avrupa yaşayan halkımız bir özü yakaladı ve zihinsel bir dönüşümle örgütlülüğünü sağladı. Fakat son yıllarda, özellikle kültür-sanat alanında bir gerilemenin yaşandığını açık ve bariz bir şekilde görüyoruz. Hatta bazı yerlerde bu gerileme korkunç hale gelmiştir. Sanatçı, sahneye çıkmak için kıyasıya parayı tartışabiliyor.
Bazıları, 4x4 otomobil bile isteyebiliyor! Bazıları, sahneye çıkmadığı için küsüyor, bir CD için fırtınalar koparıyor. Halka yukarıdan bakıyor. Bunları çoğaltmak mümkün. Peki kim yapıyor bunu? Kürtçe şarkı söyleyen, sinema yapan, kitap yazan... Kürt halkı bunları nasıl kabul etsin? Bir toplumsal kültür soykırım altında, bir halk canını dişine takmış, ağır bedeller ödüyor ama aynı halka mensup, ‘sanatçıyım’ diyenler bireysel kaygılarla hareket edip kendilerini yaşatmak istiyorlar. Bunca bedel vermiş bir halk bunu nasıl kabul etsin? Şehîd Mizgîn, Sefkan, Serhad, Halil, Delîla ve daha onlarcası toplumsal kültür için kanlarını bu topraklara akıttılar. Devrimci duruş, devrimci sanat böyle bir duruşu gerektiriyor. Zihinsel, toplumsal dönüşüm için mücadele edenler, bu gidişata seyirci kalamaz. Bu Avrupa için de böyle, Amed için de böyle.

Dêrsim Siverek: Birkaç şey eklemek istiyorum. PKK Avrupa’da ne zaman kültürel çalışmalar yaptı, devletin yönelimine maruz kaldı. Yasaklandı, kurumları basıldı; hatta fiziksel yönelimler bile oldu. Çünkü mevcut sistem, örgütlü güçler istemiyor. Kendi egemenliği içinde değişik kültür, topluluk ve renklere ait çalışmalar istemiyor. Her şey kendi hakimiyeti altında gelişsin istiyor. Ya bana entegre olacaksın ya da seni yasaklarım, diyor. Buna karşı yapılabilecek tek şey daha fazla örgütlenmek, kültür-sanat çalışmalarını daha da yükseltmek... Siz de belirtiyorsunuz, Avrupa’daki kültür-sanat çalışmaları ve örgütlülüğü bir yere kadar geldi ve durdu. Bunun tek nedeni, kendini yenileyememesidir. Zihniyet dönüşümünü gerçekleştiremedi ve tıkandı. Zihniyetin gelişemediği yerde gerileme başlar. Tüm enerjisini içeriye akıtır, küçük hesaplar başlar ve ‘gemisini kurtaran kaptan’ eğilimleri güç kazanmaya başlar. İşte akademilerde, tüm sorunların zihinsel temeli çözümlenmelidir. Eğer yeni paradigmayla zihinlerinizdeki eskiyi atamamış; ya da eski üzerine yeniyi inşa etmeye çalışmışsanız, başarılı olamazsınız. Ayrıca, her sanatçı, mutlaka meclislerde yer almalıdır. ‘Ben bağımsızım. Sanatçı bağımsız olmalıdır. Meclisler sanatımızın önünde engeldir’ türünden yaklaşımlar, inanın ki, bireyselliğe açılan kapıdır. Örgütlülüğü kabul etmemektir. Aslında halkı kabul etmemektir. Bilinmelidir ki, bizler, yani Kürt halkı, doğal koşullada yaşamıyor; olağanüstü koşullarda yaşıyoruz.

Ruha Amanos: Aslında sanatçının yapması gerekenler çok açıktır. Eğer sanatçı duruşuyla, sanatıyla topluma bir şeyler katabiliyor; kattıklarını örgütlülüğe dönüştürebiliyorsa, biz ona sanatçı diyebiliriz. Avrupa’da üçüncü bir kuşak yetişiyor. Sanatçı eğer bu kuşağı toplumsal kültür üzerinde taşıyabiliyorsa, onu toplumsal örgütlülüğe dahil edebiliyorsa, bir duruş sahibi olabilir. Sanatçı, her şeyden önce, halkının önderidir. Binlerin sesi, vicdanıdır. Sanatçı, herkesten daha fazla ahlaklı, dürüst, devrimci, toplumcu özelliklere sahip olmalıdır. Halkıyla birlikte gelişmeyi esas almayan bir sanatçı, hangi halka hitap edecek? Öncelikle kendisini anlamlandırmalıdır. Halkın içinde, halkla birlikte, o halkın sorunlarının tümüne ortaktır ve sorumludur. Kürdistan, farklı inanç, kültür ve halk özelliklerine sahiptir. Burada yaşamak, buraya mensup olmak, bir sanatçı için paha biçilemez bir avantajdır.
Kültürlerin, halkların ve inançların kendi özelliklerini koruyarak yan yana durmasını ancak sanatçılar gerçekleştirebilir. Sanatçı toplumun aynasıdır. Barışın ve özgürlüğün simgeleridirler. Siz bu halklara, inançlara ve kültürlere karşı sorumlusunuz ve yan yana durmaktan başka, ortaklaşmaktan başka bir çareniz yoktur. Çünkü, kapitalizm sizin ayrı durmanızı, halk kültüründe kopmanızı, bireyselleşmenizi, kapitalizme entegre olmanızı istiyor. Bu gerçeklilik bile bir sanatçının durması gereken yeri çok açık bir şekilde göstermiyor mu? Bunun da ötesinde örneğin Rojava da bir direniş, bir devrim söz konusu. İnsanlar yaşam mucadelesi veriyor. Her türlü bir kaşatılmışlığı parçalamak için kıyasıya bir mücadele veriyor. Siz bu halkın bir mensubusunuz. O halk için yapılacak bir gecede para tartışması yapmak hangi sanatçıya yakışır? Bir üçüncü kuşak gözlerlerimizin önünde kimliksizleştiriliyor. Hangi sanatçının vicdanı bunu kaldırabilir? Bir sanatçı tüm bunları gözönüne almadan nasıl ‘Ben bağımsızım, benim sıram, benim albümüm, benim eserim ben, ben…’ diyebilir?

Zihinsel dönüşüm gerekir

Peki, TEV-ÇAND olarak Avrupa’da önümüzdeki dönem için planladığınız bir takvim var mı?

Ekin Ronahî: Avrupa’daki dar çalışma alanlarını genişletmek istiyoruz. Örneğin sinema ve tiyatro alanları, bugüne kadar çok önemli bir aşamaya gelmiş olmalıydı. Mevcut ‘Kürt sineması ve tiyatrosu’ bile, sistemin istediği düzeyde gelişiyor. Sistem, ürün ne kadar PKK karşıtıysa, ne kadar toplumcu kültürden uzaksa, o oranda müsaade ediyor veya destekliyor. Sadece Kürt sanatının değil, başka halkların toplumcu sanatını da engellemeye çalıştı, çalışıyor. Biz bunu aşmalıyız. Örneğin bir sinema filmi yapılıyor. Kürt anlatılıyor; ama Kürt’ün direnişi yok, mücadelesi yok. Daha çok mağdur, el açan, kendisine göre tabir ettiği hümaniter, ‘yazık’, ‘ah-vah’larla dolu bir bakış açısı... Bırakın PKK’yi, Kürt tarihi, binlerce yıllık bir direniş geleneğine sahiptir.
Kürt sineması olur da, içinde bu direniş olmaz mı? Devlet tiyatroları zaten aynı düzlem içinde Kürtçe tiyatrolar yapıyor. Bizim bir farklılığımız olmayacak mı? Dizilerde, devlet tiyatrolarında Kürt tarihine ilişkin müthiş bir çarpıtma, aşağılama ve asimilasyon söz konusu. Van Devlet Tiyatrosu, Mem û Zîn’i Osmanlının kültürü olarak sunuyor. Mem û Zîn, Osmanlı Sarayı’nda. Kürt sanatçılar buna nasıl seyirci kalabilir? Dağdaki gerillayı geri, cahil, kültürsüz göstermek için milyonlarca para aktarılarak tiyatrolar, sinemalar yapılıyor. Buna bir Kürt sanatçısı ne alet olabilir, ne de seyirci kalabilir. Sonuç olarak, Avrupa’da da binlerce sanatçı var; çok fazla sanat alanı ve olanakları var. Bunu değerlendirmek, yeniden bir örgütlülük yaratmak ve tüm bu olumsuzluklara karşı birlikte, yan yana durarak yeni başlangıçlar yapmak mümkün.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, ‘Soykırım Kıskacında Kürtler’ kitabında sanatçının ne yapması gerektiğine ilişkin çok açık şeyler anlatıyor aslında. Buna rağmen liberal duruşlarda ısrar ediyoruz. Kapitalizmin ‘multikültürel’ sentezi içinde yer almak gibi önerilerle sorunu çözemeyiz. Evrensellik, kendi kültürün üzerinde yükselerek gerçekleştirilebilir. Avrupa’da yaşayan sanatçılar da, özellikle oradaki halkımızın kimlik yitimine yönelik çalışmalar içine girebilirler. Ve tekrar belirtelim ki, zihinsel dönüşümü örgütlemek gerekir. Biz de örgütlü gücün sürekli yanında olacağız. Sorunları ortaklaştırarak, çözüm bulmaya çalışacağız. Sürekli karşılıklı dayanışma içinde olacağız. Kürt halkının hak ettiği sanat ve sanatçı gerçekliği ortaya çıkana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.

ALİ ONGAN