Rasputin delisine atfedilen bir söz vardır. Rus Sarayını avuçlarının içine almış olan bu deli, yönetim işlerinin, asli kararların tamamında söz sahibi haline gelince, bir yemekte bir din insanı tarafından sınırlarını bilmesi gerektiği yönünde uyarılmış ve bunun üzerine “Ben Rusya’yım” diye bağırmış. “Şahsımla” bir ülkenin örtüşmesine bir örnek olarak Rasputin… Ancak bir çılgın yapar bunu zaten ya da narsistik kişilik bozukluğu olan biri. Aklı başında herkes bilir ki bir ülkenin bir şahısla özdeşleşmesi aynı anda geri kalan başka herkesin (ister yandaş olsun, ister muhalif) o ülkede yaşama hakkının da ihlalidir. Faşizm bile toprak üzerindeki bu hakkı çiğneyemediği için “vatan hainliği” diye bir kategori üreterek (toprağa, yurda yönelik ihaneti ayağa düşürerek ve böylelikle bizzat ‘vatan’ı ucuzlaştırılmış bir kategoriye dönüştürerek bile olsa) başa çıkabilmişti kimi insanların toprak üzerindeki hakkını ihlal ve gasp edebilmek için. Bütün bir toplumu, siyasal olanın kendisini böylesine pespaye biçimde iptal etmek faşizmin bile aklına gelmemişti. Varın, düşünün nasıl iblisçe bir şeyin iş başında olduğunu.

“Adalet mülkün temelidir.” Mülk, yani devlet! Padişahın mülküdür sonuçta. Seneler önce, AKP’nin siyaset okullarında Machiavelli okutulduğunu işitirdik. Yanlış anlaşılmasın, Roma’nın bir cumhuriyet olmaktan çıkarak bir İmparatorluğa dönüşmesini inceleyen ve siyasal olanı tam da bu esnada kaybedilen şeyde tanımlayan Titus Livius Üzerine Söylevler’in Machiavelli’si değil; bir politik güç adına ya da belki bir ülke adına söz geliştirmek gerektiğinde, başkalarının başka muhatap bulamayarak kendisine mahkum olması durumunun koşullarını yaratmayı prenslere öğütleyen Prens’in Machialvelli’si. Spinoza bu iki metni yan yana düşünemeyince, Machiavelli’nin Prens’i halkı uyarmak için, “Bakınız bu ikiyüzlüler aslında bunları yapıyorlar” demek için yazdığını düşünecekti örneğin.

Öyle bir iblislik söz konusuydu ki orada Spinoza bunu Machiavelli gibi bir büyük entelektüele yakıştıramamıştı. Ama ‘hile’ ne kadar kurnazca da olsa Prens bile asli siyasal gücün üzerine bastığımız zeminden, topraktan geldiğini anlatmaz mı bir yandan? Şahsınızı ancak bu türlü bir temsiliyet içerisinde inşa etmişseniz böyle şeyleri söyleyebileceğiniz anlamına gelir bu. “İngiltere, Almanya, Fransa ve şahsım…” Mülk padişahındır sonuçta. Zaten Orta Krallıklar döneminde de ‘yasa’ bizzat kralın ağzından çıkan şey değil miydi? Daimi bir yasa-koyucu olarak Kral! Romalıların deyişiyle lex animata... Yani canlı bir varlıkta tecelli ve tecessüm eden yasa, hukuk… İngiltere Kralı 1. James “Rex est lex” (Kral yasadır) demişti Romalıların bu Latince terimine referansla. Ardından gelen Kral 1. Charles bile bunun içerdiği ‘keyfilikten’ öyle bir rahatsızlık duymuştu ki “A Deo rex, a rege lex” diyerek revize etmişti bu ifadeyi. Yani “krallık iktidarı Tanrı’dan gelir, hukuksal iktidarın kaynağı ise kraldır.” “Şahsımı” kralın ilahi hakları öğretisine, Kilise ile krallıklar arasındaki iktidar çekişmelerine, gerilimlere referansla tartışıyor olmak da ayrı bir kahır ya, neyse.

Kralların Roma egemenlik tarzına bu başvurularının yolunu açan da krallıklarla yaşadığı gerilimi aşmak üzere bizzat Kilise’nin Roma hukukuna başvurmasıydı. 18 Kasım 1302 tarihli bir ‘fermanla’ Kutsalın Birliğini yeniden garanti altına almaya çalışmıştı Kilise: Unam Sanctam (“Kutsalın Birliği” ya da “Tek Kutsal”). Kutsal metinlerden kimi pasajlara dayanılarak dünyevi iktidarı Papalık iktidarına bağlayan ve tek meşru otoritenin Papalık otoritesi olduğunu ileri süren bir bildiridir bu ve her bildiri gibi güçlü tehditler de içerir: “Kurtuluş için her insanın Roma Papasına tabi olmasının mutlak anlamda zorunlu olduğunu beyan ediyor, belirtiyor ve bildiriyoruz” cümlesiyle sona erer. Ama Roma’da oyun bitmez; aynı hukuksal zeminden lex animata’yı çağıracaktır krallar da. Kimi tarihçilerin Osmanlı İmparatorluğunu “Üçüncü Roma İmparatorluğu” olarak da telakki ettikleri bilgisini de eklemeli. Hatta kişisel bir şey söylersem, zaman zaman Türkiye Devletini de (‘eski’ haliyle de) bir tür Roma imgesiyle düşünmüşlüğüm çok olmuştur.

Devlet, yani mülk, yani Osmanlı, yani Roma… “Şahsımın” gittiği yol Roma’ya çıkıyor, kendisi elbette bunu göremeyecek kadar cahildir, ama oraya çıkıyor o yol. Kendisini yaşayan yasa ilan etmiş bulunuyor. “Göklerden gelen bir karar vardır” ifadesinin mevcut Türk-İslam siyasal rejiminde kazandığı anlam da bu. Yine de işte bunun kuramını da Batılılar yapmış, ta 14.-17. yüzyıllarda.

Bir de eklemeliyim ki sorunu “şahsım” demesi, yani bir örtüşmeyi ortaya koyması oluşturmuyor; asıl sorun, Butler’ın da Trump hakkında söylediği üzere, sürekli el yükseltmesi. Yani asla utanabilecek bir kişilik yapısının olmaması. Sorun söylediği şeyin hukuku ayaklar altına alan bir şey olmasından ziyade, bunu hiç utanmadan sahiplenebilmesinde. Narsistik kişilik bozukluğu…