"Savaşın standart tanımı, 'siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi' ise, o zaman Bosnalı Sırpların lideri Radovan Karadziç'in şair olması öylesine bir rastlantıdan öte bir şeydir: Bosna'daki etnik temizlik '(bir tür) şiirin başka araçlarla sürdürülmesi'ydi...." (Zizek)
Geçen hafta şair Ataol Behramoğlu'nun HDP'yi hedef tahtasına koyan yazısıyla zuhur etmesine "hayret" edenler, "bu kadar da olmaz ki" diyenler ve "yazıklananlar" oldu! Ne de olsa eski TKP'liydi, Ece Ayhan onun için "Türkçe şiirin en uzun süreli yeteneksizi!" mealinde saptama yapsa da ünü sınırları aşmıştı. Üstelik 12 Eylül 1980 sonrasında Cunta mağduruydu. Oysa üzülmeye ya da öfkelenmeye gerek yoktu her şey şairin tabiatına uygundu.
Kişi başına düşen devlet, ordu ve milliyetçilik miktarının oldukça çok olduğu bir ülkedeydik ve edebi-siyasi bir vakıa olarak "Ataol felaketi" çok önceden "geliyorum!" demişti. ("Türkiye Türklüğü bence ulusu birleştiren gerçekçi bir kavramdır. Irkçılıkla alâkası yoktur. Ulusu birleştiren dil ise bunu tarihsel süreçler içinde, denebilirse bileğinin hakkıyla kazanmış, ulusal dil olarak evrenselleşmiş Türkçe veya Türkiye Türkçesidir. Aynı ulus içinde ikinci bir dil dayatması eşyanın doğasına aykırı, bilim dışı, sonuçta ulusun bölünüp parçalanmasına yol açacak, emperyalizm dışında kimsenin işine yaramayacak bir dayatmadır." (Ataol Behramoğlu)
Şair Özdemir İnce ondan önce "anti-Kürt, anti Kürtçe bayrağı" dalgalandırmaya başlamış, Ataol'un içtimaya geçip safları sıklaştırmasıyla bu ikili son yirmi yılın edebiyat-siyasi tarihine damgasını vurmuştu. Şahsen yıllarca, Özgür Gündem'deki yazılarımla mücadele ettiğim İnce'nin üç-beş yıl önce İMC televizyonunda arzı endam ettirilmesini hatırlatarak kulakları çınlatalım.
Özdemir İnce ve Ataol Behramoğlu, "esas duruş mülkün temelidir" bağlamında dönemi okumamız için iki önemli figürse de dert onlarla sınırlı değil; bunları idare eden bir edebiyat dünyasını, bunlara biat "şehzade şairleri", bu figürlerin şahsında milliyetçiliği yeniden üreten edebiyat etkinliklerini ve dergileri unutarak bu tuhaflıkla baş edemeyiz. Bir zamanların "anlı-şanlı" sosyalistlerinin bu günkü "kalemi kanlı!" konumlarının, devlet ve ordu seviciliğinin, milliyetçiliğe kesin kayıt yaptırmalarının nedenleri bu yazının konusu değil.
Şimdilik, Dostoyovski'nin Rus edebiyatı için söylediği "Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık" cümlesinden el alarak şöyle bir cümle kurabiliriz: İstisnalar bir yana, "Türk edebiyatı Kemalizm'in paltosundan çıkmıştır..." Sosyalizmin yükselen değer olduğu dönemlerde "özgürlükçü", "hümanist" görünümüne rağmen özünde üniter ve bu muvazzaf edebiyatın, kalben 12 Eylül'ü desteklemesi de rastlantı değildir... Hayat kerelerce, bu iki şairi yazılarından ve dillerinden suçüstü yapsa da onlara yakıştırılan bir tür "duayenlik" de milliyetçiliğin doğasına uygundur. Öte yandan bir başka "savrulma" örneği olarak, Ece Ayhan, Mustafa Irgat, (Ahmet Güntan) ekolünün klasik halkası sayılabilecek şair İzzet Yasar'ın AKP'yi güzellemekle, Gezi isyanı üzerinden devrimcileri aşağılamakla iştigal ettiğini de bir kenara not düşelim...
İş bu kadarla bitse iyi, Gezi İsyanı sonrasında, "öyleyse ben size hep ali diyeceğim/ aşk bazen çok Ali" dizelerini de içeren "ali" isimli şiirden hareketle kitabına "Ali" ismini veren, kendine anti otoriter ve anarşist kimlik vehmeden küçük iskender'in şu dizelerine ne demeli:
"Hem komünist hem milliyetçi hem de gerilla olabiliyormuş kimileri/ Siyasi özerklik adına insan öldürmek için ne de hoş bir bahar/ Biz yoğuz bu it dalaşında, biz itlerin kafası sağlam, kafası bomba..."
Demek ki neymiş, her "sosyalistim", her "anarşistim" diyene inanmak devrime ve halklara zararmış. Her ülkeye bir, bilemedin iki devrim gerekirken, bu ülkede, edebiyatçılar/şairler için ayrıca devrim yapmak gerekiyormuş...