İnsan psikolojisi bu! İnsanlar, yakından tanıdıkları insanların ölümüne daha çok üzülürler. Hele tanıdıklarının alçakça öldürülmeleri üzüntünün yanında hınç duygularının kabarmasına da sebep olur. Rosa Luxemburg’un dediği gibi; mücadele ettiği sistemden hınç duymayan insan, sonunda sisteme entegre olur.
Sakine Cansız’ın adını ve ününü çok önceden duymuştum. Ama onunla ilk tanışmamız 2005 yılının başlarına rastlar. Sakine, ‘Sosyal Bilimler Vakfı’ kurma çabası içindeydi. Bu amaçla benimle ilişkiye geçmişti. İlk ikili konuşmamız hatırladığım kadarıyla Frankfurt’ta bir lokantada gerçeklemişti. Bu konuşmada üç şey dikkatimi çekmişti. Birincisi, alçak gönüllü ve mütevazi oluşu; ikincisi; çok az yemekle yetinmesi (hatırladığım kadarıyla vejeteryandı); üçüncüsü, kullandığı dilin, hem diplomatik hem de insanları motive edici oluşuydu. Proje hakkında görüşlerini aktararak, yer alıp almayacağımı sormuştu. ‘Bilimsel Araştırmalar yapacak bir vakıf, çok sağlam bir alt-yapı, geniş ilişkiler ve finansal olanak ve güç gerektirir’ diyerek vakıf kurma ve yürütme işinin çok zor, ama üstünden gelinebilir bir girişim olduğunu vurgulayarak, bu işte yer alabileceğimi belirtmiştim. Daha sonradan bir kaç toplantı yapmıştık. İlk toplantı, 20 Şubat 2005 yılında Hamburg veya Bremen’de yapılmıştı. Toplantı tutanaklarına baktım. 14 Kişi katılmış, hepsinin isimlerini yazmıyorum, bilinen isimlerden Mahmut Şakar da bu toplantıya katılmıştı.
Toplantıda Vakfın programı ve tüzüğünün nasıl olması gerektiği, Kurucular Kurulu’nun belirlenmesi, mali ve hukuk boyutları gibi çeşitli konular üzerine tartışıldı. Akademik dünyanın toplumsal bilimlere yeni bir perspektif kazandıramadığından hareket edilerek, toplumsal bilimler alanında yeni perpektif arayışlarına ağırlık verilmesi üzerinde duruldu. Bazı kararlar alındı. Vakfın ismi belirlendi. “Yeni Toplumsal Perspektifler Vakfı’ ismi üzerinde hem fikir olundu.  Danışma Kurulu için öneriler yapıldı. Haluk Gerger, L. Pech, Yener Orkunoğlu, Zerdeşt Haco, danışma Kuruluna önerildiler. Tüzük hazırlama işi ise bana bırakıldı.
Toplantı sonrası Lokman arkadaşın tuttuğu tutanağı gönderdiği emailde Sakine bana şunları yazmıştı:
‘Merhaba Hocam,
Dün paneldeydim. Katılım iyiydi, tabi kendi açımdan hiç iyi geçmedi. Rahatsızdım, konuşmalarım oldukça dağınıktı, bu gün katılmadım. Toplantı tutanağı olarak gelen notlar var, size de gönderiyorum.
(…) Haluk hocayla biraz vakıf üzerine sohbetimiz oldu. Siz de konuşursanız iyi olur. Mail adresini almadım, çağrı metnini istemişti.
Selam ve saygılar
Sakine’

‘Emek, bu hareketin temel felsefesidir’

Daha sonraki süreçte hem Almanca hem Türkçe tüzük hazırladım. Her şey hazırlanıp bir avukata verildi. Bu arada hem emaille yazışmamız oldu hem de telefon görüşmeleri yaptık. Vakıf için epey miktar para gerekliydi. Neyse daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Sonuçta bazı nedenlerden dolayı, vakıf kurulamadı. Sakine çok önem verdiği bir konuda, istediği sonuca o dönemde ulaşamadı. Biraz hayal kırıklığı yaşamıştı, kendini mahcup hissediyordu. 13 Ekim günü bana gönderdiği emalinden bazı kısa notları aktaracağım. Vakıf çalışmasıyla ilgili şöyle diyordu.
‘İşi gündeme etkili yollarla, tedbirleriyle getirmek gerekiyordu. Bu ustalığı gösteremedim. Bu durum birlikte çalışmaya başladığımız siz değerli arkadaşları da zorladı, bunun da farkındayım. Güven zedelenmesi kadar önemli bir şey yoktur. Çok önemsediğim, bir bütün olarak büyük bir zevk duyarak, güzel hayal ederek ve ihtiyacı derinden hissederek başlatılan bir çalışmaydı. Böyle bir sonuç en çok beni etkiledi dersem bir gerçeği vurgulamış olurum. (…) Emek, bu hareketin temel felsefesidir ve emeğin heba edilmesi karşısındaki mücadele duruşunu Başkan bütün yaşamıyla çok çarpıcı olarak ortaya koyuyor. Bu ahlak bende emek vermeyi, daha büyük bir çabayla çalışmayı kamçılıyor sadece inanın..
Şu an Kültür Akademisi’nde çalışma yürütüyorum. Emeğin çok farklı mantıklarla heba edildiği bir yer de ne yazık ki akademidir. Karmaşık sorunları var. Zorlukları seven biriyim.. Diğer çalışmayı ne aklımdan, ne de yüreğimden çıkarmayacağım. Belki zaman alır ama mutlaka bu çalışma somutlaşır. Bunun sözünü verebilirim.
Siz ne düşünüyorsunuz kesin bilemiyorum. Ama sizin sessiz ama güzel olan çabanıza, tutarlı, sorumlu, bilimsel enerjinize hep saygı duydum, bunun devam edeceğine olan inancımı belirtebilirim... Şimdilik bunları yazabildim.
Görüşmek üzere, saygılarımla
Sakine’

Kendini davaya adamış bir insandı

Alçakça yapılan infaz, onun sözünü gerçekleştirmesine engel oldu. Ama bu projenin gerçekleşeceğine olan inancımı koruyorum. Belki bazı yoldaşları, onun bu projesini devam ettirerek gerçekleştirebilirler.
Kürt hareketi, Avrupa’daki kadrolarınının büyük bir bölümünü sürekli rotasyon prensibine göre çeşitli görevlere yerleştirir. Bu rotasyon ilkesi, kanımca tutucu özellikler içermeye eğilim gösteren hemşericilik ilişkilerinin oluşmasını engellerken, hareketin bütün alanlarındaki sorunlarla karşılaşmak, kadrolara bütünsel bir bakış açısı da sağlar. Bütünsel bakış açısı, bu kadroların daha geniş perpspektif kazanmalarına neden olur. Olaylara daha geniş bir perpektiften bakarlar bu kadrolar. Bu sürekli yer ve görev değiştirmenin başka bir sonucu da, bürokratik yapılanmanın kökleşmesinin önüne geçmektir. Ama bu uygulamanın bir yanı daha var, bir alanda gelişmiş, uzmanlaşmış, profesyonel elemanlar oluşturmaz.
Sakine Cansız, kendini davaya adamış bir insandı. İnsanın kendini davaya adaması için, hem geniş bilgi, hem sarsılma inanç hem de büyük bir irade gereklidir. Sakine’nin katledilmesi T.C’nin çözülüşünün bir ifadesi olarak algılanabilir.
 Hegel, Felsefese Tarihi Üzerine Dersler adlı eserinin 1. Cildinde Sokrates’in ölümünü incelerken, onun ölüme mahkum edilmesini Yunanistan’ın ve Atina’nın trajedisi olarak değerlendirmişti. Hegel, ilkin üzgün olma ve trajedi kavramlarını birbirinden ayırır. Bir insanın ölümü ve katledilmesi, trajedi değil, üzücü bir olaydır. Ama ne zaman ki, bir insanıın ölümü biribiriyle savaşan iki gücün, iki bakış açısının sonucunda gerçekleşiyorsa, bu bir trajedir diyor Hegel.

Sokrates’in Antik Yunan’ından T.C’nin egemenlik sistemine

Sokrates’in yaşadığı dönem, Antik Yunan toplumu ve devletinin çözüldüğü dönemdir. Peloponez Savaşı’nın (MÖ 431-404) başlangıcına kadar olan süre başta Atina olmak üzere, tüm Yunan dünyası için bir altın çağ olarak görülebilir. Peloponez Savaşı, antik Yunan devletini ve yaşamını çözmeye başlar. Bu çözülme dönemi Sokrates’in düşüncesi üzerinde etkisini gösterir. Dolayısıyla Sokrates çökmekte olan Antik Yunan döneminde yaşayan bir düşünürdür. Çözülmekte olan Antik Yunan Devletinde, iki güç, iki bakış açısı savaşım içindeydi. Bir tarafta, Eski Yunan’da geleneksel Tanrıların, mitolojinin, dinin gücü; diğer tarafta, bireyselliğin gelişmesinin sonucu olarak subjetif bilginin ve aklın gücü. Bu iki güç birbiriyle savaşım içindedir. Antik Yunan devleti ve demokrasisi, Sokrates’in düşüncesini ve tutumunu Yunan devleti ve halk demokrasisine tehdit olarak görür ve Sokrates’i yargılar.(Sokrates konusunda dünyada çeşitli kitaplarda insanlara anlatılan hikayeler, gerçeği yansıtmamaktadır. Bu hikayelerin çoğu yalanlar üzerine kurulmuştur. Konumuz Sokrates değil, bu başka bir yazının konusu.)
Sokrates olayı aktörlerin yeri değiştirilerek günümüze aktarıldıdığında şu sonuca ulaşılabilir: Sakine Cansız ve iki kadın yoldaşı (Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez), sosyal patalojik ve sosyal şizofrenik hale gelen T.C egemenlik sisteminin ve onun uzantıları olan AKP ile Kürt Özgürlük mücadelesi, demokratikleşme mücadelesi arasındaki çatışmanın, trajedik kurbanları olarak görülebilir.
Katillerin bu üç insanı nasıl katlettikleri konusunda elimizde şu anda kesin bilgiler yok. Kesin bilgilere ulaşmak da mümkün mü? Bu da başka bir soru. Ama çeşitli devletlerin istihbarat örgütlerinin muhalif örgütlere karşı işbirliği yaptığı bilinen bir şey. İstihbarat örgütleri arasında her örgütün kendi devletini koruma nedeniyle bu istihbarat örgütleri arasında çelişkilerin olduğu da biliniyor. Ama böylesi bir katliamın gerçekleşmesi, sistemin ne kadar zorda oduğunu gösteren bir olgu olarak değerlendirilebilir.



YENER ORKUNOÐLU