Paris’te üç Kürt devrimci katledildi. Planlı katledilmesi Kürt düşmanlarının işi olduğunu ortaya koyuyor. İçlerinde PKK’nin kurucularından Sakine Cansız’ın olması, Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek isteyenlerin bir katliamı olduğunu kanıtlıyor. Bu açıdan da esas suçlu olarak Türkiye gözüküyor. Türkiye dışında başka bir gücün yapması akla yatkın gelmiyor. Başbakan’ın iki üç 3 ay önce Sakine Cansız’ı Fransa’dan istediklerini söylemesi, Sakine Cansız üzerinde bir hesap yapıldığını da kanıtlıyor.

Şu açıktır ki, bu katliam aylar önce planlanmıştır. Böyle bir cinayet bir iki ayda gerçekleştirilemez. Sakine Cansız gibi hareketli birisini ancak uzun ve sürekli bir takiple bulmak mümkündür. Bu gerçeklik, AKP’nin birkaç yıldır PKK’nin yönetimlerini hedefleme politikası sonucu bu katliamın gerçekleştiğini gösterir. Türk devleti kendisi de yapmış olabilir; başka istihbarat örgütlerinden yardım da almış olabilir. Ancak Türk devleti tek başına bu cinayetleri işleyemez tezi doğru değildir. Avrupa’da iki milyondan fazla Türk olduğu söyleniyor. Türk devletinin konsoloslukta çalışanlar dışında da çok yaygın bir istihbarat ağı vardır. Avrupa’da ticari faaliyet içinde olanların bir kısmı istihbarat örgütüyle çalışmaktadır. Devlet olanakları da düşünüldüğünde bu tür bir katliamı yapma kapasitesi fazlasıyla vardır. Bu açıdan Türkiye bu işi tek başına yapamaz tezi doğru değildir. Olsa olsa “Türk devleti böyle bir katliamla Avrupa ülkelerini karşısına alamaz” tezi ileri sürülebilir. Kürt sorunu ve PKK söz konusu olduğunda Türk devletinin neleri göze aldığı düşünülürse bu tez de çok zayıf kalmaktadır.
Tüm bu nedenlerle cinayetin faili olarak Türkiye üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Doğrusu budur. Son yıllarda tasfiye planının en temel ayağı olarak Önder kadroları öldürmeyi önüne koyduğu düşünülürse bu işi Türkiye’nin yaptığı kesine yakın düzeydedir. Bunun dışında bir fail düşünmek zorlama olur.
Türk devleti son yıllarda kadın hareketinin Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt toplumu içindeki etkisi ve yerini de çok iyi öğrenmiştir. Bu nedenle bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan Kürt kadınlarına yönelik psikolojik savaşın öncülüğünü yapmaktadır. Bu nedenle Sakine Cansız’a yönelerek hem PKK’yi hem de özel olarak Kürt kadınını vurmak istemiştir. İki hedefi birlikte kendisinde somutlaştıran Sakine Cansız’dır. Nitekim birkaç ay önce Fransa’dan istedik demeleri bu ilgilerini göstermektedir.
Son birkaç yılda yönetim kadrosunu özel hedefledikleri sır değildir. Hatta bunu Beşir Atalay’ın ‘entegre strateji’ dediği tasfiye konseptinin en önemli ayaklarından biri olarak gördükleri açıktır. Zaten Fethullahçılar esas olarak lider kadronun hedeflenmesi gerektiğini sabah akşam vaaz etmektedirler. Öyle ki bu konuda hükümeti ve genelkurmayı suçlamaktadırlar. Bu açıdan Avrupa’da bulunan örgüt kadrolarını en kolay hedef olarak planlamaya almışlardır. Dağdakilere ulaşmak zor olduğundan Sakine Cansız açık hedef olmuştur.
Eğer PKK yönetimi Avrupa’da olsaydı şimdiye kadar her türlü imkanı kullanır ve riski göze alarak yönelirlerdi. Ama ne var ki dağlara uzanamıyorlar. Bazen şöyle indirme yaparız, vururuz-çekiliriz diyenler olmuştur. Eğer imkanı olsaydı bunu yüz kere denemiş olurlardı. Ancak askerlik bilgisi olanlar bilir ki böyle bir işe girişen tüm birlikler imha olur; inen tek bir kişi indiği yerden sağ çıkamaz. Çünkü gerilla için dağda hakim olmak, her taşına hakim olmak demektir. Belki sınırda bazı ani sızmalar yapılabilir ki, bunun da gerillanın hakim olduğu sahalarda çok riskli olduğu bilinir. Kala kala tek yol ani hava saldırıları kalmıştır. Bu da binde bir ihtimale dayanıyor. İşte tüm bu zorluklar Avrupa gibi bir kolay alanı hedef yapmıştır. Sakine Cansız’ın da legal demokratik bir faaliyet yürüttüğünden açık hareket etmesi bu saldırıya maruz kalmasını kolaylaştırmıştır.
Bu cinayetin Türk devleti tarafından yapıldığını bizzat Hüseyin Çelik üstlenmiştir. Daha vuruldukları yeni duyulmuşken “örgüt içi hesaplaşma” demesi, suçluluk telaşıyla dikkatleri kendi üzerinden uzaklaştırma ruh halidir. Herhalde bir devleti ilgilendirmeseydi suçlu arayanlar hemen Hüseyin Çelik’in yakasına yapışırdı. Kriminal konulara bakan polisler derhal bu tespiti yapardı. Kriminal görevlilerin bu refleksleri büyük bir tecrübenin ürünü olduğuna göre, Hüseyin Çelik, dolayısıyla Türk devleti bir numaralı zanlıdır. Bize göre ise yüzde doksan dokuz zanlı Türkiye’dir. Hüseyin Çelik de bu planlamadan haberdar olduğu için suçluluk psikolojisiyle hareket etmiştir.
Başbakan da Hüseyin Çelik’i inandırıcı kılmak için “iç hesaplaşmayı” her fırsatta dile getirmektedir. Kendine göre tezini güçlendirmek için “PKK eskiden şu hesaplaşmayı yapmıştır” demagojisinde bulunmuştur. Bu bile üzerlerindeki kuşkuyu kaldırmaya yöneliktir. İç hesaplaşma tezi için birçok yalan söylemesi de bunu kanıtlamaktadır. PKK’nin büyük önderleri Mazlum Doğan ve Mahsum Korkmaz’ın infaz edildiğini söylemesi bunun kanıtıdır. Mazlum Doğan, bizzat Başbakan’ın çok sözünü ettiği Diyarbakır’daki zulme karşı direniş kıvılcımını çakmak için Newroz günü yaşamını feda etmiştir. Mahsum Korkmaz’ın ölümü ise bir çatışma sırasında olmuştur. Türk devleti günlerce Mahsum Korkmaz’ı nasıl öldürdüklerinin propagandasını yapmışlardır. Mezarını çöplüğe atmışlardır; üstüne de binalar inşa etmişlerdir. Tüm başvurulara rağmen cenazeler ailelere verilmemektedir. Kürt Halk Önderi “acaba bu çatışmada devletin çete denilen kontraları arkadan vurmuş olabilir mi” diye kuşkusunu belirtmiştir. Kuşkusunu belirttiği kişiyse şu anda AKP’nin en has ajanı olan Şemdin Sakık’tır. Özellikle erken ölümü PKK için büyük kayıp olan bir komutandır. Bu durumda PKK liderliği acaba devletle ilişkili bir kontra saldırısı olabilir mi diye kuşkularını belirtmiştir. Çünkü Türk devleti geleneğinde bu yönlü cinayetler fazlasıyla vardır. Faik Bucak’ın katledilmesinde devletin parmağı olduğu kuşkusu sürmektedir. Yine Muhterem Biçimli ve daha başka Kürt yurtsever şahsiyetlerin katledilmeleri devlet tarafından katledildiği kuşkusu vardır.
Başbakan bilmeli ki, bu konuda en kirli devlet Türk devletidir. Siyasal İslam’ın tarihi bile komplolar ve tuzaklarla siyasi muhaliflerini saf dışı etme tarihidir. En somut örnek 12 imamın hiçbiri eceliyle ölmemiştir. Osmanlı’da şehzade, yani oğulları öldürülmeyen padişah yoktur. Türkiye’de ittihat terakki komploculuğu da bu geleneğin farklı biçimde devamıdır. Kendi cumhurbaşkanını ve generallerini öldüren bir devlettir. Türk istihbaratının işi gücü bu tür komplolar kurmak ve kim vurduya götürmektir. MİT tarihi de bunlarla doludur. Şimdi bu MİT’in patronu ise Başbakan Erdoğan’dır. Bu Başbakan’ın PKK’yi olmadık şeylerle suçlaması, şimdi Başbakan’ın üzerine oturduğu bu kirli devleti temize çıkarmaya yöneliktir.
PKK bir Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulsun, Türk devlet arşivleri, kozmik odaları açsın, biz de bu Hakikatleri Araştırma Komisyonuna yardımcı olmaya hazırız demiştir. Türk devletinin tüm suçlarının araştırılmasını istemeyen, Hakikatleri Araştırma Komisyonunu kabul etmeyen AKP olmuştur. Çünkü devlet arşivleri açılırsa bu devletin çökeceğini biliyor. Bu devlete hiçbir vatandaşının güveni kalmayacağını biliyor. AKP ve Başbakan böyle kirli bir devletin üstüne oturuyor.
Başbakan, PKK’nin infazlarından söz ederek Türk devletinin infazcı karakterini gizlemeye çalışıyor. PKK’ye karşı planladıkları infazlarda dikkatleri başka yöne çekmek istiyor. Anlaşılıyor ki, başka katil timler de hazırlanmış. Herhalde bu timler de cinayetler işlediğinde iç hesaplaşma diyerek, daha doğrusu şimdiden işleyecekleri cinayetlere kılıf bulmaya çalışıyorlar.
Başbakan bir taraftan bu dili kullanıyor, diğer taraftan bir süreçten söz ediyor. Şimdiye kadar kullandıkları dil bir çözüm politikası olmadığını ortaya koyuyor. Kürtlerin temel hiçbir haklarını vermeyeceğiz diyor; ama “terörü” sonlandırmaktan söz ediyor. Bu işi hal edeceğiz, asker ölümleri olmayacak derken tasfiyeyi kastettiği anlaşılıyor. Kullandığı dil herkese küfretme ve aşağılama dilidir. Zaten egemenlik kompleksiyle, eril bir dille sürekli BDP’lilere hakaret ediyor. En son “yatağı var, televizyonu var” diyerek Kürt Halk Önderinin ne kadar iyi yerde olduğunu, hem de alaycı bir biçimde söyleyerek Kürt Halk Önderine ve tüm Kürt halkına hakaret etmiştir. Halbuki bu önderliğe uygulanan tehdit, tecrit ve şantaj politikası dünyanın hiçbir yerimde görülmemiştir. Son iki yılda 5 mahkum adaya götürülmüş, ama çoğu zaman sınırlı olarak bir araya gelmeleri de engellenmiştir. Bu ağır tecrit koşulları ve kişiye özel tecrit, psikolojik savaş, tehdit ve şantaj politikası dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Bu gerçeği tersyüz edip “bu koşullar dünyada yok” demesi bile Kürt halkıyla, insan aklıyla alay etmektir.
İmralı’da görüşmeler oluyor denilmesinden sonra yapılan konuşmalar ve gösterilen tutumlar Kürt halkına, Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Kürt Halk Önderine karşı bir psikolojik savaş yürütüldüğünü gösteriyor. Başka türlü bir yorum yapmak gerçekten de gerçeklere göz yummak olur. Kürt Halk Önderi bir çözüm niyeti ortaya koyuyor, Kürt halkı ve demokrasi güçleri bu tutuma olumlu yaklaşıyor; ancak hükümetin tutumu aşağılama, dalga geçme ve saldırmadır. Her ağzını açtığında Kürtlerin hiçbir talebini karşılamayız demekten başka bir şey söylemiyor. Dolayısıyla bu hükümetle çözüm için bir şey olacağına inanç oluşmuyor. Kürt toplumunun çoğunluğunun algısı böyle.
Paris saldırısı, hükümetin bir zihniyet değişikliği içinde olmadığını ortaya koydu. Bu zihniyetin ancak mücadeleyle değişeceğini söyleyenler bir daha haklı çıkıyor.
Paris katliamı gerçekleşti, ama bu katliamı yapanlar Kürtlerin özgürlüğe susamış bir halk olduğunu bir daha gördüler. Sakine Cansız’daki özgürlük ruhu, direniş inadı tüm meydanları doldurdu, taştı. Sakine Cansız’ın şehadeti halkın özgürlük ruhu ve direniş inadını yeniden yoğurdu. Bu halk artık bir hafta önceki halk da değildir. Sakine Cansız’ın özgürlük ruhu ve direniş inadıyla daha direnişçi, daha özgürlükçü hale gelmiştir. Yenilmez halk iradesi daha da bilenmiştir. Bazı tarihi dönemeç ve olaylarla yeniden şekillenen halk ruhu bu şehadetlerle yeniden şekillenmiş, öncekinden daha güçlenmiş bir halk iradesi ortaya çıkarmıştır. Katiller bir daha kaybetmiştir. Kürt düşmanları bu ruh ve direniş inadı karşısında bir daha ürkmüşler ve korkmuşlardır.
Kürt kadın gerçeği Sakine Cansız’ın şehadetiyle “ya özgürlük ya özgürlük” mücadele azminde dönüşü olmayan bir yola girmiştir. PKK’nin kurucusu bir militanın, bir önderin şehadeti Kürt kadınını daha fazla özgürlüğe koşturacaktır. Kürt kadının özgürlük adımları bu şehadetten sonra hızlanacaktır. Tüm Kürt kadınları birer Sakine, birer Beritan, birer Zilan, birer Şilan, birer Viyan, birer Rojbîn, birer Ronahî olarak erkek egemenliğinin kurumlaşma biçimi olan Türk sömürgeciliğinin, onun yeşil Türkçü faşizminin üzerine üzerine yürüyecektir. Tüm Kürt kadınları cellatların üzerine üzerine yürüyerek soykırımcı Türk sömürgeciliğini bu özgürlük ruhu, tutkusu ve yürüyüşüyle bitirecektir.
Tüm Kürt kadınları celladın üzerine dik dik yürüyeceklerdir. Aynı sakine gibi! Türk devleti Kürt kadınları şahsında bitmiştir, bitirilmiştir. Tüm dünyaya ve dostlara duyurulur. Tabii ki Kürt düşmanlarına da!!