Geçtiğimiz günlerde Araştırmacı Seval Dakman, Gazete Duvar’dan Jinda Zekioğlu ile yaptığı söyleşide “Sanat, savaş ve dönüşüm: Militanlıktan, Kürt kadınlığına” isimli tezinde, Kürt hareketinin önemli isimlerinden Sakine Cansız’ın öldürülüş biçimini ‘ölü bedenler politikası’ ışığında yorumlamıştı. Bununla da sınırlı kalmayarak; cenazesinin alışık olduğumuz ritüellerin dışında kadınlar tarafından sahiplenildiğini, söylüyor ve  “Eğer “dava” için kadınlığını, doğurganlığını, duygularını feda edebiliyorsa değerler piramidinin en üstüne çıkabilir” diyordu. Bununla sınırlı kalmıyor, “Kadınların özgürleşmek için siyasi hareketin içinde olmasından başka olanak tanınmıyor” diyerek kadınların öcülüğünde milyonların Sakine’nin cenazesini sahiplenişini  “Kürt hareketinin içinde kadınların, toplumsal cinsiyet meselesi üzerine bir sessiz çığlığı” olarak yorumluyordu.

Elbette 9 Ocak 2013’de Sakine Cansız katledildiğinde Kürt kadınlarının “uyanışında” simge olan bu kadını verdiği olağanüstü mücadele dolayısıyla sadece Kürt kadınları değil Türkiye, Ortadoğu ve dünyada kadın mücadelesine dair söyleyecek sözü olan tüm kadınlar sahiplendi. Çok farklı kesim ve görüşlerden insanlar bu cinayeti yorumlarken kendi beklenti ve görüşleri çerçevesinde Sakine’nin ‘Hep Kavgaydı Yaşamım’ dediği mücadele yaşamını yorumladılar. Zira herkesin bu büyük katliam üzerine söyleyecek çok sözü vardı. Üstelik cinayeti yorumlamakla kalmıyor Sakine’nin yaşamını ve dönemi yeniden ve yeniden yorumluyorlardı. Bu açıdan Seval Dakman da kendi yorumunu yapabilir. Fakat bahsettiği hareket içinde yirmi beş yılı aşkın bir zaman diliminde mücadele veren, dahası kendini Sakine Cansız’ın öğrencisi olarak tanımlayan bir kadın olarak yaptığı bu tespitlerin Sakine Cansız’ın verdiği mücadeleyi manipüle ve tersyüz etmeye çalıştığını ifade etmek isterim.

Elbette Sakine Cansız’ın verdiği mücadele bağlamında Kürt hareketinin verdiği mücadelenin yapısı, kadınlara hangi olanakları sağlayıp sağlamadığı bu kısa yazının ötesinde geniş yelpazede tartışılabilir, fakat Sakine Cansız’ın bizzat yaratıcılarından biri olduğu, bizzat inandığı ve savunduğu Kürt hareketini, uğruna en zalimane ve barbar uygulamalara maruz kaldığı yaşam ve mücadele ilkelerini ve bunun sonucunda kazandığı değer ve anlamı, “Eğer “dava” için kadınlığını, doğurganlığını, duygularını feda edebiliyorsa değerler piramidinin en üstüne çıkabilir” tarzında yorumlamak maalesef oldukça sığ, dar ve gerçek dışıdır. Nedense söz konusu doğurganlık, aşk veya sevgi kavramları olduğunda veya Kürt kadınlarının çocukluk, evlilik, annelik gibi yaşam döngülerini ele alışı farklı olduğunda herkes Kürt kadınlarının kayıp veya ertelenmiş hayatından bahseder oluyor, bu hakkı kendinde buluyor. Bu bağlamda hatırlatmak isterim ki biz Kürt kadınları hem kadınlık hem ulusal kimliğimiz bakımından verdiğimiz çifte mücadele içinde cinsiyet ilişkilerini sorguladığımız ölçüde devleti, onun prototipi aileyi ve yaşanan mevcut geleneksel ilişkileri sorguladık, doğal düşmanı olduk. Sorguladıkça kendi çıkmazlarımıza yanıtlar ürettik ve kendimize ait dili ve mantığı olan bir bakış açısı edindik.

Kadınların ve erkeklerin Kürt Özgürlük Hareketi içinde cinsellik, evlilik ve aile dışında; mücadele, sevgi ve arkadaşlık üzerinden kurdukları bir ahlak şekillendirdik. Mücadele pratiklerimizi ve kavrayışımızı şekillendiren bu bakış açısı, inancımız ile somutlaştı ve rafine hale geldi. Duygularımızı, kadınlığımızı ve doğurganlığımızı reddetmedik, aksine duygu ve düşüncemizle yepyeni bir kavramsal perspektif ve bilgi edindik.

Hatırlatmak isterim ki taşıdığımız bu bilgi; Veena Das’ın deyimiyle egemene, erk ve erkekliğe dair ‘zehirli’ bir bilgidir. Bu zehirli bilgiyi edinen bizler iktidara, erkek aklına ve onun ürettiği tüm verili ilişki biçimlerine bir daha asla eskisi gibi bakmadık. Öğrencileri olarak, tıpkı Sakine gibi bu hareketin kurduğu yeni ahlak, insan ilişkileri ve hak algısının taşıyıcıları olduk. Çünkü erkeklerin kadınlar üzerinden kurdukları iktidar karşılığında devlete biat eder hale geldiğinin çoktandır farkındayız. Çünkü Sakine, Fidan ve Leyla’nın cenazelerinin kadınların öncülüğünde milyonlarla buluşması söz konusu söyleşide ifade edildiği gibi ‘Kürt kadınlarının örgüt içindeki sessiz çığlığı’ değil, geleneksel devlet ve erkek egemen sisteme bir isyandı, bambaşka bir tarihsel ve toplumsal hakikatin ifadesiydi. Elbetteki yaşamlarını adadıkları Kürt halkı ve kadınları çarpışa çarpışa yürüdükleri bu uzun mücadelenin sonunda onları hak ettikleri gibi karşılayacaktı, karşıladı!