
AKP iktidarı neden Kürt halkına bu kadar azgınca saldırıyor? Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, devletin klasik Kürt düşmanı refleksleridir; ikincisi AKP’nin yeni bir hegamonik otoriter kurumsal faşist sistem kurma amacıdır. AKP iktidarı şimdi bu her iki amacı birleştirerek Kürt halkına ve demokrasi güçlerine saldırıyor. Bu amaçlarına ulaşmak açısından da içeride destek almak için şovenizmi geliştiren dış politika izlemektedir. En azından böyle bir söylemle içteki amaçlarına ulaşmayı sağlayacak toplumsal destek almayı hedefliyor. Tayyip Erdoğan’ın bu dönemdeki politikalarını bu çerçevede ele almak ve ona göre bir mücadele hattı tutturmak gerekmektedir.
Her şeyden önce 20. Yüzyılda Kürtler ne zaman soykırımcı sömürgeciliğe itirazlarını yükseltmişse, Türk devleti Kürt halkına yönelik saldırılarını arttırmıştır. Kürt sorunu çözülüp Türkiye demokratikleşene kadar da bu gerçeklik var olacaktır. Türk devletinin bu politikasına son verecek olan da Kürt halkı ile demokrasi güçlerinin birlikte yürütecekleri mücadeleyle Kürt sorununu çözmüş Türkiye’nin yaratılması olacaktır. Mücadele dışında bu politikanın değişeceğini beklemek ham hayaldir, kendini soykırımcı sömürgeciliğin bıçağının altına yatırmaktır.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra 1921 anayasasının yerine 1924 anayasasının yapılmasına karşı Kürtlerin itirazı yükselince bunun üzerine şiddetle gidilmiş, Şeyh Sait ve arkadaşları idam edilmiştir. Böyle bir Kürt karşıtı politikaya karşı İhsan Nuri önderliğinde direniş gelişince Türk devleti bu direnişin üzerine de şiddetle gitmiş, bu direnişi bastırmak için İran’la birlikte sınırda ayarlamalar bile yapmıştır. Türk devleti bazı toprak parçasını İran’a bırakırken, İran da Küçük Ağrı’yı Türkiye’ye bırakmıştır. Türk devleti, tarih boyu özerk yaşamını, özgün kültürünü korumuş Dersim’in üzerine giderek orasını da katliamla soykırım kıskacına almak isteyince, buna karşı direnen Dersim halkına karşı da soykırım saldırısı yürütülmüş, Seyid Rıza ve Dersim’in ileri gelenleri idam edilmiştir.
Bu katliamlar ve soykırım politikasıyla 1970’li yıllara kadar sağlanan sessizlik, 1970’li yıllarda Kürt halkı örgütlü güce ulaşıp Özgürlük Mücadelesi’ni yükseltince 12 Eylül askeri darbesiyle karşılık verilmiştir. Bu faşist darbeyle Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi ezilip tasfiye edilerek Kürtler üzerindeki soykırım tamamlanmak hedeflenmiştir. Buna karşı PKK önderliğindeki Özgürlük Mücadelesi gelişip önemli boyutlara ulaşınca 1990’lı yıllardaki kirli savaş devreye konulmuştur. Soykırımcı kirli savaş her türlü yol ve yöntemle sürdürülmesine rağmen PKK öncülüğündeki Özgürlük Mücadelesi gelişimini sürdürünce, NATO üyesi Türkiye kurtarılmak için ABD ve İsrail’in öncülük ettiği uluslararası komplo gerçekleştirilmiştir.
Kürt Özgürlük Hareketi uluslararası komploya ve onun örgüt içindeki uzantılarına karşı başarılı bir mücadele vererek büyük gelişmeler sağlayınca, 2007 yılında AKP iktidarı ordu ile anlaşarak Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yeni bir tasfiye saldırısı başlattı. Ancak Zap direnişi bu saldırı hamlesini boşa çıkardı. Fethullahçılarla ittifak temelinde iktidarını pekiştirmek isteyen AKP iktidarı bu defa da 2011 yılında Sri Lanka Modeli ile Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezip tasfiye etmeyi hedefleyen kapsamlı bir saldırı yürüttü. Ancak bu saldırılar başarılı olmayınca ve tersi sonuçlar ortaya çıkarınca AKP yeniden iktidarını toparlamak için Önder Apo’dan çatışmasızlık ilan edilmesini istedi. Önder Apo AKP’nin savaşta başarılı olamadığını görerek demokratikleşme doğrultusunda adım attırma yaklaşımıyla çatışmasızlık ilan etti; gerilla güçlerini Türkiye sınırları dışına çıkardı. Ancak AKP iktidarının bir çözüm politikası olmayınca, geri çekilmeye hiçbir olumlu karşılık vermeyince gerilla güçlerinin Türkiye sınırları dışına çıkarılması durduruldu. Böyle bir çatışmasızlık sürecini AKP, iktidarını güçlendirme süreci olarak ele alırken, Önder Apo ve Özgürlük Hareketi de bu süreci demokratik örgütlenmelerini geliştirme, demokrasi güçleriyle birlikte devleti ve toplumu demokratik çözüme hazırlayarak AKP iktidarına adım attırma süreci olarak değerlendirmeye çalıştı. İki yıla yakın süren çatışmasızlık ve politik mücadele döneminde Kürt Özgürlük Hareketi Kürdistan’ın tüm parçalarında önemli bir gelişme gösterdi.
AKP iktidarı bu gerçeği görerek DAİŞ’le ittifak içinde her yerde Kürt halkının kazanımlarını tasfiye etme ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni geriletme politikası izlese de bu politika da ters tepti. Özgürlük Hareketi her yerde daha da güçlendi. Bu durum karşısında Türk devleti ya Kürt sorununda çözüm adımı atacak ya da Özgürlük Hareketi’ne yönelik tasfiye saldırısı yürütecekti. Kürt sorununda çözüm politikası olmadığından Kürtlerin her güçlendiği ve direnişe geçtiği dönemde olduğu gibi yine tasfiye kararı aldılar ve saldırıya geçtiler. 30 Ekim 2014 Milli Güvenlik Kurulu toplantısı bu kararın alındığı ve savaşın planlandığı uzun bir toplantı olmuştur. Türkiye tarihinin en uzun MGK’sı gerçekleşmiştir.
30 Ekim 2014 MGK toplantısında alınan karar gereği Önder Apo’nun çabasıyla gerçekleşen Dolmabahçe Mutabakatı reddedilmiş, Kürt Halk Önderi üzerinde ağır tecrit uygulanmış ve 7 Haziran seçim sonuçları yok sayılmıştır. Lozan Antlaşmasının imzalandığı gün de topyekun tasfiye harekatı başlatılmıştır. Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin gelişmesini her zaman olduğu gibi yine zorla ezme ve tasfiye etme politikasıyla karşılık verilmiştir. Bu gerçekliği anlamadan son iki yıllık gelişmeler anlaşılamaz. Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi Dolmabahçe Mutabakatı ve 7 Haziran seçimleriyle bu savaşla ezme politikasının önüne geçip demokratikleşmeyi gündeme koymak istemişse de sonuç alamamıştır. Böylece devletin şiddetle ezme politikası ve buna karşı direniş sürecine geçilmiştir.
Ancak bu direniş 2013 Newroz’undan sonra politik mücadelenin karakteri gereği yumuşak sürecin yarattığı yanlış algı ve alışkanlıklar nedeniyle doğru ele alınmamış, bu da direnişi zayıflatan ve AKP iktidarının bu durumdan yararlanmasını sağlayan bir durum ortaya çıkarmıştır. Kürt demokratik güçleri dahil Türkiye’deki demokrasi güçlerinin AKP iktidarının saldırılarını ve buna karşı gösterilen direnişi anlamaması, AKP iktidarının bu direniş aleyhinde yürüttüğü psikolojik savaşın belli düzeyde etkili olmasını beraberinde getirmiştir.
AKP iktidarının bu savaş politikasına karşı daha kapsamlı ve yaygın direnişin örgütlendirilmemesi, direnişin sonuç alıcı biçimde yürütülmemesi ve direnişe katılmada gösterilen tereddütler eleştirilmesi gerekirken, direniş neden yapıldı gibi yaklaşımlar ortaya konulması, sürece çarpık ve tersten bir yaklaşım olmuştur. Kürt halkı AKP’nin asayişi ve kamu güvenliğini sağlamak için her yere saldırarak sömürgeciliği yeniden inşa edeceğini söylemesine halk özyönetim iradesiyle karşılık vermiştir. Buna karşı AKP iktidarının çok sert saldırılar yürütmesine her yerde direnişe geçilerek cevap verilmemesi durumunun eleştirilmesi gerekirken, direniş neden yapıldı gibi yaklaşımlar ortaya konulması, Türk devlet gerçeğinin ve AKP’nin anlaşılmamasını ifade etmektedir. Doğru yaklaşım ise direnişe neden katılım gösterilmedi; bu direnişe destek neden güçlü örgütlenmedi; direniş alanları neden yalnız bırakıldı biçiminde olmalıdır. Tüm devrimci güçler ve demokrasi güçlerinin bu çerçevede kendi pratiklerini değerlendirmesi gerekir. Çünkü yetersiz yaklaşımlar ve ele alışlar direniş alanlarındaki halkın mücadelesinde yetersizlikler ortaya çıkardığı gibi, hala çeşitli çevrelerin bu süreci doğru ele alamamasında etkili olmaktadır. Bu durum görülmeden AKP’nin şu anki saldırıları ve halk üzerinde yürütülen özel savaşın kimi sonuçları doğru anlaşılamaz. Bu açıdan özyönetim direnişleri sürecindeki yetersiz yaklaşımların ve direnişi geriye çeken tutumların doğru ele alınması gerekir.
AKP iktidarı özellikle özyönetim direnişlerini kendisi açısından bir özel savaş ve psikolojik savaş zemini yaparak halkta kafa karışıklığı yaratmaya çalışmaktadır. Kendisinin Kürt halkının özgürlükçü mücadelesini bastırma saldırılarını, yakıp yıkmasını, katliamlar yapmasını normal bir şeymiş gibi gösterirken, buna karşı gelişen haklı ve meşru direnişi de kendi yıkımlarına gerekçe göstermektedir. Bunda özyönetim direnişlerini doğru ele almayan yaklaşımların da payı bulunmaktadır. Özyönetim direnişleri sürecinin eleştirecek bir yanı varsa, o da bu direnişlerin kapsamlı bir toplumsal mücadeleyle yeterince desteklenmemesi, AKP faşizminin saldırılarına karşı halkın her yerde ayağa kaldırılmamasıdır. AKP iktidarının saldırılarını püskürtecek ve onun özyönetimleri tanıma temelinde yerel demokrasiyi ve demokratikleşmeyi kabul edecek noktaya getirecek düzeyde direnişin geliştirilmemesi eleştirilmesi gereken durumdur. Zaten bu doğru yaklaşımı Kürt demokrasi güçleri dahil Türkiye’nin tüm demokrasi güçleri göstermediği için AKP iktidarı şimdi pervasızca saldırmaktadır. Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi’nin de bu güçleri böyle bir sürece yeterince hazırlamama, onlara doğru yaklaşımı sağlatamama konusunda sorumluluğu bulunmaktadır.