Biz gerçekten aptal mıyız ya da aptal yerine konulduğumuzun farkında değil miyiz? Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalıyoruz ve korkarım yine üzerimizde korkunç bir ağırlık var. Toplum ve birey olarak o kadar çok şeyin üzerini örtüyoruz ki belli bir noktadan sonra ruhumuz bedenimizi terk ediyor adeta ve posası çıkmış, terkedilmiş kelebek kozası gibi ortada kalıyoruz.
Peki, bu duruma niye düşüyoruz?
Çoğumuz bu soruyu kendimize sormuş olsaydık haydi sorduk diyelim, üzerini örteceğimiz şeyler kalmazdı. İçinden çıkamadığımız sorular karşısında ruhumuzun kutsallarını çekiç darbeleri ile parçalardık. Üstünü örttüğümüz şeyleri açığa çıkarır geçmişimizle acılarımızla yüzleşirdik. Her yerde karşımıza çıkan ve çocukluğumuzdan beri örümcek gibi beynimizi saran yazgımızın üzerimize serptiği lanetlere küfürler savururduk.
Yıllar önce izlediğim Matrix filmindeki Morpheus’un Neo’ya gerçekleri anlattığı sahne ile Dante’nin “İlahi Komedya” kitabındaki Dante’nin Virgilius ile yaptığı “Erdemlerim gerçekleri” görmem için yeterli mi? Anlaşması geliyor aklıma. Dante bilge Virgilius’a şöyle seslenmişti; “Ey bana yol gösteren ozan, bu çetin yolculuğa çıkmadan önce bak bakalım erdemlerim yeterli mi?”
Morpheus’da Neo’ya “Sana vaat ettiğim tek şey gerçeklerdir” deyip bir avucunda kırmızı diğer avucun mavi hap olan iki hapı uzatmış ona şöyle demişti; “Bundan sonra geri dönüşün olmayacak. Eğer mavi hapı alırsan hikaye şimdi ve burada sona erecek. Yatağında uyanacak ve istediğin her neyse ona inanmaya devam edeceksin. Ama kırmızı hapı alırsan harikalar diyarında kalmaya devam edersin”. Aslında hem Virgilius hem de Morpheus bize sadece şimdiye kadar üstünü yazgı ile örttüğümüz gerçeklerle yüzleşmemizi önermiş ve bu yolculukta bizlere rehberlik yapabileceklerini ifade etmişti.
Kitabı kapattığımızda film bittiğinde öğrendiklerimizi unuttuk!
Durmadan kefaret ödememizin sebebi de bizden öncekilerin erdem eksiliği ve mavi hapı tercih etmeleri olsa gerek diye düşünüyorum. Çünkü bunca kefarete rağmen halen sokaklarımızda postalla yürüme cesareti gösterenler varsa bunun en büyük kabahati bizdedir. Çünkü postala ve mavi hapa alıştık. Her yerde bize dayatılan ahlaki sistemler altında ezildik, bedenimiz acı çektikçe biz dışımızdaki dünyanın gerçekliğinden daha çok kaçtık. Saflık derecesindeki “iyi olmak” buyruğu ile en büyük kötülüğü kendimize yaptık.
Unutmayın ki tek başına “iyi” ve “kötü” kavramları içerik olarak boş kavramlardır. Ahlaki sistemlerin bize dayattığı “değer yargılarıdır” ve yine biliyoruz ki değer yarılarına göre yaşamak köle kalmaya mahkûm kalmak durmadan gerçekliğin üstünü örtmek bedene acı çektirmektir. Kendimize kefaret ödetmektir. Tüm bunları düşündükçe bedenimizin ne kadar yorgun elimizde tuttuğumuz çekicin ağırlığı altında ezilmiş olduğumuzu hissediyorum. Yorulduk çekiçle kırdığımız sanal dünyanın arkasından sürekli başka başka sanal dünyaların çıktığını görmekten usandık. Kendi cehennemimizle yüzleşmekten yalanlarımızdan usandık. Çıktığımız yolculukta bunca acı varken acaba diyoruz “Kırmızı hapı alıp harikalar diyarında” kalmaya karar vermekle hata mı yaptık?
Ama insan, böyle bir şey “ölüm ve yaşam” arasına çekilen bir merdiven o merdivenin basamaklarını tırmanmak da ilk basamaktan sonra diğer basamakları merak etmek istemeyen de merak edip yazgısını eline almak isteyen de insan işte. Durmadan lanet ve kefaret ödeyen kendini her şeyin üstünde gören zavallı insan.