Korku, insan yaşamının milyonlarca yıl süren farklı deneyimleri sonucu oluşmuş bir duygudur. İnsan kendi yaşamı için tehlikeli bulduğu, çözüm bulamadığı her şeyden korkar. Ancak korku zaman içerisinde farklı karakterlere de bürünmüştür. İnsan fiziki yaşamını ilgilendiren korkular dışında sosyal, siyasal hatta ekonomik konumundan kaynaklı korkularda üretmiştir. Bu tür korkular kişinin ya da sistemin bulundukları konumu kaybetmeleriyle bağlantılıdır. Günümüzün siyasal sistemlerinin birçoğu korku üzerine kuruludur. Çünkü iktidar ilişkileri korkuyu üretip, onun üzerinden iktidarını pekiştirir. Ve kendisi için tehlikeli gördüğü her şeyi korku kaynağı olarak topluma yansıtır.
İktidarın korkuları kendi yaptıklarıyla çok bağlantılıdır. Bir toplumun, bireyin veya kesimin insan olmaktan, halk olmaktan kaynaklı haklarının gaspıdır aslında korkuyu yaratan. Yani iktidarlar kendi yaptıklarından korkarlar. Aynada gördükleri kendileridir. Dolayısıyla sonuçlarının nasıl gelişeceğini bilirler. Bunu engellemek içinde toplumu korkuyla yönetirler. Ama en çok korktukları ise, tüm baskılara rağmen korku duvarını yıkmış olan kesimlerdir. Çünkü onlar üretilmiş iktidar korkularından korkmazlar.
11 Eylül olayları ve sonraki gelişmeleri hatırlarsınız. 11 Eylül İkiz kuleler saldırısından sonra bir terörist avı başlamış, bu av Afganistan’dan sonra Irak’ta son bulmuştu. Son bulmadı da birinci yarı bitirildi diyelim. 
İkiz kule saldırısından sonra Amerikan toplumu her gün korku bombardımanı altında tutulmuş, Amerika’da yaşayan bütün yabancılar şüpheli olmuştu. Ortadoğulular şüpheli değil şuçluydu zaten ve nitekim Afganistan ve Irak müdahalelerinde Amerikan toplumunun muhalefetinin olmadı.
Konuya ilişkin bulgular için uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye’de yaşanan gelişmeler korkunun nasıl uygulandığını somut olarak gözler önüne seriyor. Kürtlerin yaptığı her şey terörizm olarak yansıtılarak yapılan bütün uygulamalar meşru kılınmaya çalışılıyor. Yani yasaların yetmediği yerlerde meşrutiyet, terörizm algısıyla sağlanmaya çalışılıyor. Mesela son yapılan KPSS sınavı çok çarpıcı bir örnekti. Herkes bas bas sınav sorularının satıldığını bağırıyor, kimin yaptığını söylüyor. Ama ortada bir suçlu varya; “KCK’liler devlet dairelerine kendi adamlarını yerleştirmek için sınav çetesi oluşturmuş” diyerek deşifre edilmiş bir durum ters yüz edilmeye çalışıldı. Türkiye’de depremden sel felaketine, kuş gribinden maden ocaklarında ki göçüklere kadar her şeyi ya Kürtler veya siyasal oluşumları yapıyor. Hatta TOKİ binalarının sel felaketinde yıkılması bile Kürtlerle ilgili. Türkiye halkları her gün bu nevrotik korkularla yönetilmeye çalışılıyor. Yani sanal korkular üretiliyor ve halkın inanması isteniyor. 
Ancak Türkiye’de iktidar en çok ta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan korkuyor. Sayın Öcalan’ın Kürt sorunu başta olmak üzere sosyal, siyasal, ekonomik sorunlara yönelik geliştirdiği çözüm perspektifinden korkuyor. Çünkü bu perspektifler toplumda karşılık buluyor. Toplumun ihtiyaçlarını gözetiyor. Yıllardır onca baskı, tutuklama, işkence, ölümlere rağmen Kürtler sayın Öcalan’ın özgürlüğünü istemekten vazgeçmedi. Demokrasi, eşitlik ve özgürlükleri talep eden, bu bilinç ile hareket eden bir toplum baskılarla, yasaklarla dizginlenemez. Eğer tersi doğru olsaydı on bir yıllık tutukluluk süresi, bir yıllık tecrit sonuç alırdı. Ve eğer sonuç almış olsaydı bugün yapılacak olan ‘Öcalan’a özgürlük’ mitingi yasaklanmazdı. 
Victor Hugo, “Dünyanın bütün ordularından daha güçlü bir şey vardır, o da zamanı gelmiş fikir” diyor. Türkiye’de ki iktidar bunun farkındadır. Evet zaman Kürt Halk Önderi Öcalan’ın ve Kürt halkının özgürlük zamanıdır. Baskıların, katliamların bunu engelleyemeyeceği tarihsel deneyimden anlaşılmaktadır. Aksi durum zaman ve can kaybından başka bir şey değildir. Sürümcemede bırakılan sorunların öncelikle iktidarları çürüttüğü de tarihsel deneyimlerle sabittir. Dolayısıyla korku, kaybedecek bir şeyleri olanlar içindir. Kürt halkı yıllardır en değerli varlıklarını kaybederken korku duvarını aştılar. Türkiye’de iktidarın bunca kızılca kıyametinin sebebi; Kürtlerin korku duvarını aşması, özgürlük ve demokrasi taleplerininin her gün kendisini biraz daha dayatmasıdır.