‘Sosyalist gerçekçiliğin ideolojik ve estetik ilkeleri şöylece sıralanabilir: sosyalist ideolojiye bağlılık, halka hizmet ve partizanlık, emekçi halkın mücadelesiyle sıkı bağlar kurmak, sosyalist hümanizm ve enternasyonalizm, tarihsel iyimserlik, formalizmin, sübjektivizmin ve natüralist ilkelciliğin reddi. Sosyalist gerçekçiliğin görevlerini yerine getirmek demek, insan hayatına, düşüncelerine ve duygularına nüfuz eden bir bilgiye, insan tecrübelerine tekabül eden ve bunları iyi artistik formlar içinde veren bir tasvir gücüne sahip olmak demektir.” (Materyalist Felsefe Sözlüğü; Sosyal Yay.; Ağustos 1980; Syf. 412)
Böyle söylüyor, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin kavramları sosyalist düzenin “ihtiyaçları doğrultusunda” yeniden üreten, halkı ve hatta aydınları bu minvalde eğitmekle görevlendirilen kadroları.
Denilebilir ki, iktidarcılıktan vazgeçmemiş bütün politik yönelimlerin sanata yaklaşımları, hemen hemen aynı minvaldedir zaten. Sanat, hele de herhangi bir iktidarın kuruluş evresinde, kaba bir “araç” olarak görülür. Erk sahibi sanata, “ajit-prop”a nasıl bakıyorsa, hemen hemen öyle bakar. Erk sahibine göre sanatçı, kontrol edilebildiğinde etkili bir ideolojik mücadele eri, kontrol edilemediğindeyse silahlardan öte kuvvete sahip bir tehdittir.
O halde mutlaka terbiye edilmeli, edilemiyorsa yok edilmelidir!

Sanatçıya ‘er’ muamelesi

Bu yaklaşım, iktidarcı bütün politik yönelimler gibi, reel sosyalizmin de -denendiği bütün ülkelerdeki- yönelimi oldu. Ve nihayetinde, sosyalizmin “devletlü” halinden önce sanat dünyasında tartışılmaya başlanan “toplumcu gerçekçilik” de, bambaşka bir düzleme çekilmeye başlandı. Özellikle Sovyetler Birliği’ndeki katı pragmatist yaklaşımların ertesinde, yasaları olan, emreden, yaratıma yön-hatta biçim- vermeye yeltenen bir toplumcu gerçekçilik algısı yerleşti.
Belki de yeryüzünün ilk ciddi özgürlük manifestosu olan sosyalizm, devletle buluştuğunda emrediyor, yasaklıyor, kendinden olmayanı sürgüne, ölüm kamplarına yolluyor, kitapları sansür kurullarının insafına terk ediyor, sanatçılara ‘er’ muamelesi yapıyordu. Hatta ülkedeki sanatçılara “göz kulak olmak” için görevlendirilmiş “Edebiyat Komiseri” gibi unvanlara sahip devlet memurları bile vardı! Kültürel alanın dört yanını saran bu türden komiserlerin görevi hayatı yeni siyasal düzene göre şekle sokmak ve “sosyalizme aykırı” bütün unsurları elemek, sansürlemek, yok etmekti! Bu kapsamda hazırlanan bir eğitim kitabının şu cümlelerinden de görülebilir bu yaklaşım: “Kültürel mirasın içinden değeri sürüp gidecek olanları seçmek ve gereksiz olan her şeyi, sosyalist toplumun yapısına ters düşen her şeyi ve hele hele gerici, zararlı olan her şeyi atmak, kültür devriminin somut görevidir. Gerçek sosyalist kültür bu temel üzerinde gelişir.” (Kuzinen başkanlığındaki komisyon; Marksizm-Leninizm’in İlkeleri - 3; Yar Yayınları; Syf. 174)
Reel sosyalizmin yaşama şansı bulduğu diğer bütün ülkelerde de, kültürel hayata ilişkin sürecin benzer biçimde ilerlediğini söylemek mümkün. Peki, birincisi, sanat pragmatizmin böylesini kaldırabilir mi? İkincisi, politik alanla ilişkisini sağlıklı bir düzlemde nasıl kurabilir? Üçüncüsü, iktidarcı olmayan bir özgürlük manifestosunun sanata ilişkin yaklaşımı nasıl olmalıdır? Bu soruların cevabını arayacağız. Ama başta, sanatın ne olduğuyla bir miktar ilgilenmek zorundayız.

Sanat nedir?

Sanat, yorumlu bir üretme eylemidir. Üretme eylemidir çünkü; somuttan(fenomen) esinlenerek oluşan soyutu (imgelemi, fikir ve duyguyu), estetikle buluşturarak ve başkalaştırarak yeniden üretir ve yeniden somutlaştırır. Ortaya çıkan üretim, ne ilk haldeki somuta, ne de ondan esinlenen soyuta benzer. Üretim, yenidir. Sanatçının bilincinde oluşan karmaşık(ve hatta çoğunlukla kaotik) sürecin nihai olmayan sonucudur. Nihai sonuç, her alıcıda ayrı ayrı oluşacaktır. Sartre’ın deyişiyle, “...yazma işleminin karşısında diyalektik bir bağlaşık terim, yani okuma işlevi vardır ve birbirine bağlı bu iki edim, iki ayrı edimci gerektirir. Zihnin ürünü olan bu somut ve imgesel nesneyi yazarla okuyucunun birleşik çabası ortaya çıkaracaktır. Sanat ancak başkası için ve onun aracılığıyla vardır.” (Edebiyat Nedir?; J.P. Sartre; Can Yay.; Kasım 2008; Syf. 51)
Sanat eserinin üretimi sürecine, esas üreticinin yanı sıra, alıcı da katılır/katılmalıdır. İşte bu yüzden sanat eseri, katı sınırlarla çevrelenemez. Onu çevreleyen sınırların nerede başlayıp nerede biteceği, her bir alıcıda ayrı ayrı şekillenecektir. Sanat bir yorumsa, yorum sadece esas üreticiye ait olmamalıdır. Esas üreticinin elinden çıktığı anda “kamusallaşan” sanat eseri, farklı insan tipleri/grupları için, farklı çağrışımlar yaratır. Sanat eserinin içeriğini sanatçının özdinamikleri belirlediği gibi; işte bu yorumları da, alıcının özdinamikleri belirler. Sözgelimi, Picasso’nun tablosunun gücü, ona bakan herkesin farklı çağrışımlara kulak verebilmesidir. Hatta bırakalım herkesi, ona farklı zamanlarda bakan aynı kişi bile, farklı çağrışımlar işitebilir. Diğer bütün sanatlarla edebiyat arasında biçimsel ve yapım-alım süreciyle ilgili bazı farklar bulmak mümkünse de, “eser-alıcı” ilişkisi söz konusu olduğunda, onları benzeştirmek de mümkündür. Picasso’nun tablolarıyla aynı biçimde, Shakespeare, Dostoyevski, Zola, Marquez, Joyce, Nazım Hikmet gibi saymakla tükenmeyecek edebiyatçıların eserlerine güç veren önemli yanlardan biri de, bu eserlerin kişiye, ana, mekana, zamana… göre değişkenlik göstermesidir.
Sanatın gerçeklikle ilişkisi sorunu da, sanatın neliği tartışmalarında hayli önem taşır. Yansıtma kuramının savunucuları, gerçekliğin dolaysız tasvirinden yanaydılar. Ama yine de bir “oto-sansür”den bahsetmekten geri durmadılar. Ernst Fischer ise, bu konuya başka bir yorum getirir. Fischer, gerçekliğin sanat eseriyle buluşma sürecini şöyle anlatır: “Sanatçı olabilmek için yaşantıyı yakalayıp tutmak, onu belleğe, belleği anlatıma, gereçleri biçime dönüştürmek gerekir. Duyuş her şey değildir sanatçı için; işini bilip sevmesi, bütün kurallarını, inceliklerini, biçimlerini, yöntemlerini tanıması, böylece de hırçın doğayı uysallaştırıp sanatın bağıtlarına uydurması gerekir. Sözce sanatçıyı tüketen tutku, gerçek sanatçının yardımcısı olur: sanatçı azgın canavara boyun eğmez, onu evcilleştirir.”
Bu dolayımla söylenebilir ki, sözgelimi sloganlar, dolaysız cümlelerdir; bu anlamıyla “vahşi”dirler. Toplumcu sanatçının elinde onlar, başkalaşır, estetikle buluşur, evcilleşirler. İşte sanatın gücü de, bununla görünür olur.

Sanat ve politika

Sovyet Devrimi’nin önderi ve ideologu Lenin, bir makalesinde şöyle diyor: “Edebiyat, Parti edebiyatı olmalıdır! Kahrolsun partizan olmayan yazarlar! Kahrolsun edebiyatın üstün adamı! Edebiyat, proletaryanın genel davranışının bir parçası olmalıdır!” (Aktaran: Berna Moran; Edebiyat Kuramları ve Eleştiri; Cem Yay.; 1994; Syf. 412)
Sovyet bilim ve düşün insanlarının hazırladığı “Materyalist Felsefe Sözlüğü”nün “sosyalist gerçekçilik” maddesinde ise şunlar yazılıyor: “Sosyalist gerçekçiliğin ideolojik ve estetik ilkeleri şöylece sıralanabilir: sosyalist ideolojiye bağlılık, halka hizmet ve partizanlık, emekçi halkın mücadelesiyle sıkı bağlar kurmak, sosyalist hümanizm ve enternasyonalizm, tarihsel iyimserlik, formalizmin, sübjektivizmin ve natüralist ilkelciliğin reddi. Sosyalist gerçekçiliğin görevlerini yerine getirmek demek, insan hayatına, düşüncelerine ve duygularına nüfuz eden bir bilgiye, insan tecrübelerine tekabül eden ve bunları iyi artistik formlar içinde veren bir tasvir gücüne sahip olmak demektir.” (a.g.e.; Syf. 185)
Bu pasajlarda da ifadesini bulan yaklaşım doğrultusunda, Sovyet Yazarlar Birliği Kongresi’nde ‘olumlu kahramanlar öğretisi’ konuşuluyor ve yazarlara eserlerinde partinin verdiği görevleri ardı ardına gerçekleştiren, sosyalist hayatın gereklerine harfiyen uyan, halka örnek teşkil edecek davranışlar sergileyen kahramanlar yaratmaları salık veriliyor.
Sovyetler Birliği’nde, işte böyle tartışmalarla ilerleyen sürecin ardından yaşanan, sanat için hiç abartmadan “karanlık dönem” diyebileceğimiz bir dönemdir. Bu dönemde “prolet-kült”e aykırı eserler sansürlenmeye, sanatçılar sürgüne gönderilmeye başlandı. Toplumcu gerçekçilik dışındaki sanat akımları, nerdeyse yasaktı. Sadece edebiyat değil, resim, heykel, sinema gibi sanat dalları da, salt propaganda amaçlı hale gelmeye başladı. Aşk, ölüm acısı, ayrılık gibi temalar bile, siyasal vurgularla birlikte işlenmeye başlandı. En önemli temalar ise, emeğin kutsallığı, mücadelenin gerekliliği, yeni insan, savaş, faşizm gibi temalardı. Bu yasakçı, iktidarcı yaklaşım, nihayetinde, çok kuvvetli bir sanat damarına sahip Rusya topraklarını bile kuruttu! Bu dönemden sonraki Sovyet sanatı, (Jdanov’un kongredeki konuşmasına paralel olarak) “olumlu kahramanlar”ın çevrelediği, baş kahramanın verilen görevleri birer birer nasıl yerine getirdiğini anlatan romanlarla, kahramanlık destanına veya savaş çağrısına benzeyen müziklerle, sıkılı yumruğun, bitimsiz tarlaların veya fabrika çarkının en önemli imge sayıldığı resimlerle, “ulu önder”lerin heybetli vücutlarının ve kudretli bakışlarının yaşatılmasının aracı olan heykellerle çevrilidir. İşte bu yönüyle, cumhuriyet sonrası Türk sanatının “vatan-millet sanatı“ olarak karikatürize edebileceğimiz kısmına benzer.

Tramvay genç kızı ezmez!

Burada, Bülent Somay’ın aktardığı bir anekdotu aktarmak, konunun somutlanması açısından faydalı olacak: “Bu arada, sorunsuz, çelişkisiz, mükemmel bir toplum hayalcilerinin düştüğü acılı/komik durumlara bir örnek vereyim: 1920’ler civarı, yer Moskova. İlk ‘Sosyalist Gerçekçi Yazarlar Kongresi’ toplanıyor. Dünyanın dört bir yanından sosyalist yazarlar davetli. Jdanov okulundan Sovyet yazarları, ‘sosyalist gerçekçiliğin’ ilkelerini açıklıyorlar. Olumlu, sosyalist işçi kahramanlar. Aydınlık, mutlu ve parlak bir ‘sosyalist toplum’ tablosu; her şey yolunda, her şey güllük gülistanlık… Sosyalist yazarlara düşen tek şey bu ‘natürmort’u(ölü doğayı) uygun renklere boyamak. Aragon dayanamayıp soruyor: ‘Peki sosyalist toplumda bir tramvay genç bir kızı ezerse buna ağıt yakılamayacak mı? Madem ki işimiz yalnızca güzelleme ve koçaklama yapmak, ağıta yer yok mu sanatımızda?’ Ortalık karışıyor, Jdanov öğrencileri bu dersi çalışmamış olduklarından paniğe kapılıyorlar ve iş hasta Gorki üstadı yatağında ziyarete kadar varıyor. Neyse, sonunda tek, tartışmasız ve resmi cevap densiz Aragon’a iletiliyor: ‘Sosyalist bir toplumda tramvaylar genç kızları ezmez.’”
Sovyetler Birliğindeki bu katı iktidarcılığın ve pragmatizmin benzeri örneklere, Çin’de ve diğer sosyalist ülkelerde de rastlanır. Hatta Çin’de, çok ötesine geçen örneklere dahi rastlanır. Öyle ki, Büyük Proleter Kültür Devrimi sırasında, burjuva sanatçısı ilan edilen Puşkin’e atfedilen anıt taşlanır! Bununla da kalınmaz. Müzelerdeki sanat eserleri yağmalanır, plaklar tahrip edilir. Pekin’de kitabevleri tümden kapatılarak, camekanlara “Bütün kitapları farelere atalım” yazılır. Dostoyevski, Goethe, Gogol, Mozart, Chopin ve daha nice sanatçı, “burjuva aydını“ veya “revizyonizmin ürünü” olmakla damgalanır. (Bkz. Server Tanilli; Uygarlık Tarihi; Cem Yay.; Syf. 258 ve Asım Bezirci; Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat; Evrensel Bsm.Yay.; Aralık 1997; Syf. 174)
Görüleceği üzere, politikayla sanatın ilişkisi yanlış kurgulandığında, veyahut politika, bütün alanlar üzerinde iktidar kurmak için kurgulandığında, sanat’tan(onun en büyük gereksinimi özgürlük olduğuna göre) bahsetmek de mümkün olamıyor. Dünyanın en büyük özgürlük düşü bile, iktidara bulaşınca despotlaşıp, sanatın(dolayında hayatın da!) düşmanı haline gelebiliyor.

‘Zarar veren her şey kötüdür’

“Nasıl bir sanat?’ sorusu abes bir sorudur. Zira sanatın nasılına sanatçıdan başkasının karar veriyor olması, bizi yine aynı noktaya sürükleyecek; böyle başlayan sorgunun sonu, “Sanat Yapma El Kitabı“ gibi bir kurallar kitabına çıkacaktır! Ama hiç değilse, gerçekten özgürlükçü bir paradigmanın sanata nasıl yaklaşması gerektiğini sorgulayabiliriz. Daha doğrusu, bir sanatçı hakkında konuşmaya haddimiz olan tek konu budur. Sanatını nasıl yapacağına dair akıl öğretmek, sanatçıya, sanattan vazgeçmesini salık vermek olur. Mesela, Sovyetler Birliği’nin ilk “Halk Eğitimi Komiseri” şanlı devrimci! Lunaçarski gibi mi bakmalıyız: “Peki, bir edebiyat yapıtını hangi ölçütlerle değerlendireceğiz? Soruna ilkin içerik açısından yaklaşalım. Bu konuda bir belirsizlik, ikircim görmüyoruz. Temel ölçüt, işçi sınıfının yeni ahlak anlayışındaki ölçütün aynıdır. Buna göre: Proletarya davasının ilerlemesine ve zaferine yarayan her şey iyi, zarar veren her şey kötüdür.”
Biz de sanat eserini mesela Kürdistan’ın özgürlüğüne, Kürt sorununun çözümüne ne kadar katkı sunduğu üzerinden mi yargılamalıyız? Bir filmin dönüştürücülüğünü eylem sahneleriyle, bir müziğin devrimciliğini ihtiva ettiği sloganlarla mı ölçmeliyiz? Ya da bir resmi keskin renkleriyle, romanı “olumlu kahramanları“yla...

Bildiri yüzeysel, sanat derin

Hayır, sanat bunu kaldıramaz! Gerçek sanatçı, dünyadaki hiçbir meslek erbabının bakamadığı gözlerle bakabilendir dünyaya. Hatta bakmakla kalmayan, onu, herhangi bir “reel” dönüşüme, devrime ihtiyaç duymaksızın şekillendirebilen, başkalaştıran, hayallerle süsleyen... Herhangi bir politikacının bu gücü yoktur. Bir devlet memurunun da... Bir politik bildiriden beklenen şey, olanı en sade, doğrudan haliyle anlatması ve böylelikle harekete geçirmesidir. Oysa sanat, doğrudan anlatımla gerçekleşmez. O, gerçeği eğip bükmek, yoğurmak, estetize etmek ve “alıcı”yı en derinden yakalayacak kıvama getirmek zorundadır. Bildirinin yarattığı hareket, anlıktır belki. Oysa sanat, derinden dönüştürür. Bu açıdan, politikadan da kuvvetlidir. Politika ise aymazca, onu kuvvetli kılanı, hayatın her yanına ve derinlemesine dokunma yetisini elinden almaya çalışıyor onun. Sanatın kural kitaplarıyla sınırlandırılmasını, bir “bildiri” olarak düşünülmesini eleştirmek, sanatın halktan kopmasını savunmak değildir. Fakat kabul edilmelidir ki, halkla buluşmanın önkoşulu sosyalist olmak olmadığı gibi; her sanat eseri halkın anlayacağı bir dile, içeriğe sahip olmak zorunda da değildir. Sanat bir “eğitim” aracı değil; en başta bir seslenme aracıdır. Ve fakat bu sesleniş, insan bilincinde çeşitli yankılar bulacak; nihayetinde bir dönüşüme önayak olabilecektir.
“Yük şiirin değil, şairindir.”(Gelenek Dergisi; Sayı: 97; Syf. 144) Sanatçı, omuzlarında toplumsal duyarlıklarının yükünü taşıyorsa, kurallara, ilkelere gerek olmaksızın, bunu sanatında işleyecektir. Zira sanat, üreticisinin bilincinden, yüreğinden süzülür. Herhangi bir ilkenin veya “görev bilinci”nin değil; omuzlarında hissettiği yükün itkisiyle duyarlıklarını sanatına işleyen sanatçı, bunu, bilincin bitimsiz özgürlüğüyle yapar. Nihayetindeyse ortaya, temler, motifler, metaforlar açısından da oldukça zengin, güçlü imgelerle bezeli, hayal gücünün eşsiz eserleriyle donanmış zengin bir eser çıkar. Peki ya, yazarken, çizerken, bestelerken, kendi duyarlıkların çok “görev bilinci”nin yükünü hisseden sanatçının eseri? Bu eserde, bilincin bitimsiz özgürlüğünden söz edilebilir mi? İlkelere ters düşeceği gerekçesiyle dizeleri kırpılan şiir, kahramanı yontulan roman, renkleriyle oynanan resim, hatları değiştirilen heykel, bilincin bitimsiz özgürlüğünün ürünü müdür?
Bazen ülkemizde de, iktidarla, bürokrasiyle belki de tarihteki en derinlikli hesaplaşmayı gerçekleştirmiş hareketin önderliğine rağmen, burada eleştirisini yaptığımız yaklaşımlar ortaya çıkabiliyor. Bu yaklaşımları mahkum etmek zorundayız. Politikanın kaba gözlüklerini olduğu gibi kabullenmek, onun iktidarcı, obur yanını da beraber içselleştirmek, bizi kaçmaya çalıştığımız iktidar’ın sularına tekrar sürükler.
Bu yazıda özel olarak toplumcu gerçekçiliğe eğilsek de, bu yaklaşımın tek taşıyıcısının toplumcu gerçekçilik olmadığını da mutlaka eklemeliyiz. Sözgelimi, Zola’nın eserlerini vahşi, çirkin oldukları gerekçesiyle yuhalayan elitist edebiyat çevreleri de, aynı sığlıktan muzdariptir. Sanatı politik amaçların basit bir hizmetkarı gören anlayış kadar, onu halktan adeta kaçıran, sanatı da, sanatçıyı da toplum-üstü olarak kurgulayan, bugün ise “post-modernizm” kılıfına bürünen elitist yaklaşım da sorgulanmalı, mahkûm edilmelidir. Bu iki anlayış da, sanatın gereksindiği özgürlüğü kavramaktan uzaktır.

Eser alıcıyla birleştiğinde...

Sartre’ın da ifade ettiği üzere, sanatçı, “kendinden menkul” değildir. Eserleri, bir “alıcı”yla birleştiğinde anlam kazanır. Bundandır ki, savım asla, alıcıyı umursamayan, salt “güzelliği” umursayan bir sanatın gerekli olduğu değildir. Sanatçı, ister halkçı olsun, ister bireyci; ister sosyalist olsun, ister liberal; ister romantik olsun, ister realist, her durumda, alıcıyı gözetecek, alıcıya “seslenecek”tir. Ve fakat, sanatçıyı saydığımız konumlanışlardan birine zorlamak, dileğimiz gerçekleşmediğindeyse eserlerini sansürlemek, onu sürgün etmek… Bunlar diktatörlüğün konusudur. Sanatla, sanatın gereksindiği özgürlükle asla bağdaşamazlar. Fakat pekala, halkçı sanatçılar bir araya gelip, yapmak istediklerine dair müşterek bir program ortaya çıkarabilir; bir “amaç” etrafında birleşebilirler. Kübistler, romantikler, sürrealistler ve diğerleri gibi tıpkı…
El nihayet: Sanat, hiçbir iktidarla uyuşamaz! Eğer bir iktidarla uyuşmaya çalışırsa, bunun sonucu kendisine yabancılaşmak ve ona sanat denmesine neden olan özelliklerini bir bir kaybetmek olur. Bu anlamda sanat, “toplumcu gerçekçilik” kılıfı altında kural kitaplarıyla belirlenen, yasa maddeleriyle sınırları çizilen, ne yapacağına karar verilen ve “görev yüklenen” bir uğraş olamaz, olmamalıdır da… Sanata anlam katan şey, onun özgürlüğüdür. İktidardan arınmış yeni bir modernite kavrayışına sahip olanlar, toplumcu gerçekçiliği de yeniden kurgulayabilir; gereksindiği özgürlükle onu tekrar buluşturabilirler.


OSMAN OÐUZ