Yasaklar dar boğazında, soykırım çarmıhına gerilmiş halkların ulusal mücadelesinde kültür ve sanat başlıca dayanaktır. Günler bir şarkının tek bir melodisi, an olur şiirin satırı, roman ya da hikayenin kendisi ulusalcılığı motive eden enerjidir, ruhlarda yeşerten tohumdur.

Yasaklarla çevrili esir Kürdistan’ın ruhu, yakın zamana kadar Dengbêjlerin herikleşen sedasında soluk alıp verdi. Ama bugün, kültür ve sanat, isyancıların ayak sesleri ritmi gibi yeniden doğuşunu, evrensel söylemle “rönesans”ını yaşıyor. Dahası, yaratıcılık dünyaya açılıyor.
Belki küçük, ama anlamlı: Almanya’nın Osnabrück şehrinde, her yıl, bu mevsimde “Morganland” adıyla, bir kültür festivali düzenliyor. Festivalin ağırlık merkezi ise Kürt kültürüdür…
İğne batırmak gerekiyorsa eğer, Kürt medyasının bundan haberi yok.
Pazar günü, bu yılki festivalin kapanışı sanatçısı, Kürdistan’ın avaz atlaslarından Aynur (Doğan)’du…
Britanya’da faaliyet gösteren insan hakları kurumu Demokratik Gelişim Enstitüsünün (DPI) yöneticilerinden Mustafa Gündoğdu’yla Aynur’u dinlemek üzere buluştuk. Osnabürck’da başka dostlarla çoğaldık.
Bir buçuk saat boyunca, Aynur’un “zîl û zengil” olan avazıyla, ruhumuzu yıkadık. Başka bir deyişle Kürdistan’ın ruhuna indik. Kürdistan’ın ruhu hüzündür. Aynur’un gırtlağından herikleşen aşk nağmeleri bile, bir yerden yükselen ses perdesiyle ağıda dönüşüyor, şarkının içinde geçen “harabe” kelimesiyle Kürt’ün isyanı oluyordu.
Biletler çok önceden satışa çıkarılmış, salon dolu, içeriye girmeyi başarabilenlerin kimileri ayakta, dinleyicilerin tamamına yakını Alman, bir kaç tane de Kürt vardı. Önemli olan buydu: Almanların Kürt avazını dinlemesi…
Konserden sonra, Kürtlerin “destê sibe” dedikleri, tan öncesi vakte kadar, kalabalıkça oturduk. Sohbet ederken, bir anda kendimizi, sürgün ruhun özlemler dünyasında bulduk. (Aynur da artık yarı sürgün. O Amsterdam’da yaşıyor.) Onun ruh dünyasına da biçim veren dağları, koyun sürülerini, yaylaları konuştuk, an an hüzünlenerek. İstanbul’daki son konserinde, vandalların hücumunu konuştuk, gülüşüp, “insancıklar” deyip vahşilere acıyarak…
Düşündüm. Kürdistan kültür ve sanatı, henüz gerçek değerini bulamaz, himaye göremez olsa da, yaratıcılığı başka yerdeydi. Özellikle edebiyatta, yeniden doğuş (rönesans) yaşanıyordu.
Kürtleri, bugüne kadar hep başkaları yazdı. Türk yazarları çoğu zaman, onları anlatma adına, Türk resmi söylemine uygun ırkçılıkla küçümseyip, aşağıladılar.
Buna Kürtler, “küfür de olsa bizden bahsediyor” diyerek okudular. Yokluk ve yoksunlukta, dişlerini sıkarak dayandılar.
Fakat bugün, artık dün değil. Kürtler de yaratıcı güçleriyle, bu dünyada…
Birinin adını söylesem, eksik kalanının hatırı kırılmasın diye tek tek isimlerini saymıyorum, (alt alta yazsam liste buraya sığmayacak) ama bugün, salt Kürtçe yazanları dahil, sayısız Kürt hikayeci, romancı, şair var. Kimilerinin eserleri, değişik dillere çevrilen…
Kıyamam, isimlerini anmadıklarım yaratıcılar beni affetsin, ama yeri gelmişken iki sürgün emektardan bahsedeceğim: Haydar Işık ve Hasan Bildirici…
Haydar Işık’ın, uzak ve yakın Kürdistan tarihinde, dört nala koşan küheylan toynağı gibi kaçıyor. Dersim dağlarından tarihin derinliklerine uzanıp, Kürdistan beyliklerine, bunlardan Bitlis Mir’ine uzanıyor.
Eyyubi Devletinin kurucusu Sultan Selahaddin Eyyubi’nin romanını yazan ilk Kürt’tür, o. Dünya yazarlarından da okuduk Selahaddin’i.
Haydar Işık’ın kaleminden Selahaddin bir ilkti. Kitap, daha yeni Universitas-Verlag yayınevi tarafından Almanca’ya çevrilip, yayımlandı. Bakalım Almanca bilen kaç Kürt sipariş ederek ya da kitapçılardan alarak okuyacak!..
Hasan Bildirici’ye gelince: O, yüreğini avucuna almış bir sevdalı gibi, son isyancıların izinden gidip, savaş alanları ve gerilerini, oralarda hamasetten uzak, kanı, canıyla yaşayan gerillayı, yani direnen insanı yazıyor. Peşinen hayatından vazgeçip, halkının geleceğine adamış insanların, doğa-düşman ikilisine karşı savaşını, korkularını (her canlı gibi insan da korkar, insan korkmaz diyen canlı bile değildir) endişelerini, hayattan beklentilerini…
Hasan’ın raflarda dizili 13 kitabı var. Hepsi bir araya geldiğinde, gerillanın fedakarlığı, öteki anlatımla Kürdistan mücadelesinin portresi çıkıyor ortaya.
Ama deyip, bir parantez açmak gerekiyorsa eğer, Kürt yazarlar, her türlü destekten yoksun, birer yalnızdır. Lüks arabayı yan yana dizen ocna zengin Kürt işveren var, ancak yazara kapı açan bir tek yayınevi yok. Bağış da değil, para kazanmak için de olsa…
Hasan gibileri, kitaplarını zor bela bastırıp, sırtlarında taşıyarak alıcıya sunuyorlar…
Kürdistan’daki kültür ve sanat rönesansının bu hüzünlü bedeli de var…