24 Temmuz Türkiye’de “Basında sansürün kaldırılışı”nın 104. yıldönümüydü. Bu ne yaman bir çelişkidir ki; aradan yüzyıl geçmiş olmasına rağmen sansür kalkmış değil.
Bu yüzden bu güne “Basın Bayramı” demek hiç de gerçekçi değil. Çünkü Türkiye’deki basının hali böyle bir görüntü vermiyor.
***
Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu bu vesileyle yaptığı açıklamada halıhazırda Türkiye’de 96 gazetecinin tutuklu olduğunu, Bu süre zarfında 115 gazetecinin öldürüldüğüne dikkat çekerek, Türkiye’de sansürün gelenekselleşmiş devlet politikası olarak hep süregeldiğini kaydederek; “Ülkemizde bazen kaba saba, bazen de inceltilmiş bir biçimde olsa da, zaman zaman azalıp zaman zaman çoğalsa da basında sansür, gelenekselleşmiş bir devlet politikası olarak hep uygulandı. Sansürcüler, tam bir ikiyüzlülükle sansürün kaldırıldığı yalanını hep pompaladı. Sansürcü uygulamalar hem yasal zeminde hem de yasadışı olarak fiilen süregeldi” denildi.
Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun saptamasına göre halen cezaevlerinde 16’sı imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü 96 gazeteci tutuklu var. Kapatılan, toplatılan, imha edilen gazetelerin, dergilerin, kitapların sayısının haddi hesabı yok... Ve 104 yıldır belki de ilk kez AKP Hükümeti döneminde tutuklu-hükümlü gazeteci sayısı bakımından Türkiye dünya birincisi haline geliyor.
Ve ilginçtir, tam da bu ahvalde; ‘’The Istanbul Review’’ adlı dergide Başbakan Erdoğan’la yapılmış söyleşinin bir yerinde sansür konusundaki görüşlerini açıklayan Erdoğan: ‘’Sansür, sadece edebiyatta değil, sanatta, medyada, siyasette ve diğer alanlarda da kabul edilmez bir engelleme yöntemidir. İfade özgürlüğü, bizim de üzerinde hassasiyetle durduğumuz ve standartlarını her geçen gün yükselttiğimiz bir alandır” diyebiliyor.
Bu ülkede muhalif gazetecilere, siyasetçilere, aydınlara yönelik saldırılar, tehditler, gözaltılar ve tutuklamalar, kimsenin yabancısı olduğu bir konu değil artık. Özgür basın üzerindeki baskılar hiç eksik olmadı. Bu tür uygulamalar günlük yaşamın bir parçası haline geldi.
***
Bilindiği gibi basın özgürlüğü, Birleşmiş Milletler tarafından İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ilan edilen ve birçok ülke tarafından kabul edilen bir haktır. Bu özgürlük yalnızca gazetecilere özgü, onların hak ve hukuklarını koruyan bir kavram olarak algılanmamalı. Bu hak gazetecilerin, yazarların, düşünenlerin, aydınların haklarını teminat altına almakla kalmayıp, halkın olan bitenlerden haber alma hakkının teminatı olarak kabul edilmelidir.
Türkiye’de hükümet halihazırdaki yasaları, gazeteciler, aydınlar ve muhalif olan herkesi susturma ve bastırma silahı olarak kullanıyor.
Basın özgürlüğünün önkoşulu ahlaktır. Sanıldığının aksine ahlak, özgürlüğü kısıtlayıcı değil, özgürlükleri artırıcı ve devamını sağlayan bir kavramdır. Basın özgürlüğü için de diğer bütün başka özgürlük konularında olduğu gibi ahlaki temizlenmenin tepeden değil dipten başlaması şarttır.
Bazen de doğrudan baskıcı müdahaleye gerek kalmadan, habercilik alanında “intizamı” sağlayıcı “önlemler” alınır. Estirilen terör, verilen gözdağları zaten zihinlerde karakollar kurup, kendiliğinden gerekli otokontrolü sağlamaya yeterli olur. Basın özgürlüğü, tarih boyunca diktatörlüğe giden yollarda hep ilk kısıtlanan alan olmuştur.
***
Hal böyleyken, yani yargı siyasetten bağımsız, medya yargıdan bağımsız, gazeteciler güç odaklarından bağımsız değilken gerçekleri yazmaya çalışan gazeteciler ve yazarlar hakkında davalar açılıp yargılanırken sesi çıkmayan kimi gazeteciler işin ucu kendilerine dokunmaya başladığında basın özgürlüğü savunucusu kesilirler. Özgürlük bir bütündür ve bir bütün olarak, herkes için savunulması gerekir.
Sansür devam ediyor